Yusuf ARİFOĞLU

Yusuf ARİFOĞLU

Bir kıyamet sahnesi Dersim’den bugüne

Allah’ın adıyla

Dersim, oy Dersim! Katliamlar zincirinin içleri parçalayan garip halkası!

4 Mayıs 1937 günlerden Dersim, kelimelerle anlatılamayacak, duygularla ifade edilemeyecek, kalpleri avucunda sıkıştıracak, gözleri uğrunda kurutacak bir katliama karar verilmiştir.

Bakanlar Kurulu toplantısı ile “Tunceli Tenkil Harekatı“ olarak bilinen, Dersim halkına yönelik toplu imha kararı içeren o karara bir bakın: “Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.” Bu karardaki “yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek, köyleri kamilen(mükemmel) tahrip etmek(yakıp yıkmak) ve aileleri uzaklaştırmak(sürgün etmek) lüzumlu görülmüştür” cümleleri olacakları ortaya yeterince ortaya koyuyor.

Gerçekten bu tarihi okumak, bilmek, konuşmak bile insanın adeta kanını donduruyorsa bu mazlumiyeti satırlara dökmek hiç mümkün olur mu?

Malesef bu kararı takiben, imha hareketi başlamasıyla Dersim semalarındaki onlarca uçaktan öteki vatandaşlardan olan Dersim halkı üzerine bomba yağdırılmış. Yaklaşık iki yıl süren harekatın neticesinde en yaygın rakamla kadın, erkek, yaşlı, çocuklardan oluşan elli bin sivil hayatını kaybetmiş bir o kadarı sürülmüştür. Kin, nefret, öfke ve düşmanlığın tavan yaptığı harekat arkasında öksüzlüğe mahkum edilmiş, anasız babasız bırakılmış bir nesil, kırılmış ve dehşet vadisinde ölümün insafına bırakılmış halk armağan(!) etmişti, Dersim’e.

Katliamların, vahşetlerin yabancısı değildi Dersim; 1930’un Temmuzunda Zilan katliamını iliklerinde yaşamıştı. Zilan Katliamı için bir parantez açarak; hem öyle bir Zilan yaşanmıştı ki gazeteler  o gün Zilan için“...Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur.” Şeklinde haber yapmıştı.  Zilan ve çevresinde bir temizlik(!) harekatı yürütülüyordu.  44 köy ateşe verilmiş. Köylülerin hayvanları ve diğer tüm mal varlıklarına el konulmuş. Binlerce köylü yörede Ceme Gürceme olarak anılan vadide, topluca birbirlerine bağlanarak, makineli tüfeklerle taranıp katledilmişti.

Dersim katliamına tekrar dönersek, acı acıydı. Acımasızlık durdurulamayan bir çığ gibi oturmuştu Dersim’in kalbine. Biliyor musunuz, Zilan’dan sonra Dersim’e yönelik imha kararının kıvılcımının nasıl atıldığını?

Trajikomik ki, 1937 yılında bir köprünün yakılmasına dayanarak Dersim havadan ve karadan bombalanmaya başlanmıştı.  Tabi bu göstermelik nedendi. Hakikatte bunun asıl nedeniyse, rejime Dersim’in kötü sicilini bildiren raporlardı. Örneğin “1926 yılında Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in İçişleri Bakanlığına sunduğu rapordu. Raporda “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti bakımından mutlaka lazımdır...”” diye yazması bu katliamın gerçekleştirilmesindeki ana etkenlerdendi.

Dünden bu güne geldiğimizde geçmişi kan, katliam, imhayla özdeşleşmiş bir TC’den devamı gelmese de bazı katliamların yapıldığının kabul edilmesi bile resmi(!) tarihi bitirme adına kayda değerdir. Fakat bunun devamının gelmemesi, ilgili belgelerin kamuoyuyla paylaşılmaması, mağdur edilmiş, itilmiş, kakılmış, sürülmüş, asılmış bu da yetmemiş yıllarca karalama ve iftiralara maruz bırakılmış mazlum ve mustazaflardan özür dilenmemesi, itibarlarının iade edilmemesi içimizi parçalayan diğer boyuttur.

Bu hak talebinde bulunmak, bunu dillendirmek insanlık meselesidir, vicdan ve insaf meselesidir.

Korkudan mağaralara sığınmış kadın, çoluk, çocukları fareleri zehirlercesine zehirli gazlarla zehirlemeyi yoksa nereye koyacağız.  Düşününki adeta bir kıyamet provasıyla karşı karşıya kalmış, garibim Dersim. Kıyamet gününde “bütün emzikli kadınlar; çocuklarını bile unutup bırakır, her gebe kadın, çocuğunu düşürür”(Hac-2) misali gibi mazlum çocuklu, bebekli Dersim’li kadınlar da açlık ve susuzluktan dolayı sürekli ağlayan çocuklarını asker korkusundan nehre atmaları bir kıyamet sahnesi olarak tüm canlılığıyla gözlerimizin önünde duruyor. Bu, dünde yaşananların vahametini anlamamız için yeter ve artar bile.

Yine Dersim kıyamından sorumlu görüldüğünden idama mahkum edilen fakat idam edilebilmesi için yalancı şahitlerle yaşı küçültülen Seyit Rıza, 15 Kasım 1937’de asılmadan önceki “Kerbelanın evladıyız, ayıptır, zulümdür, cinayettir!” sözleri kayda değerdir.

Geldiğimiz nokta itibariyle Dersim’in, Zilan, Başbağlar, Susa ve Roboski’ye ve adını hatırlayamadığımız onlarca acımıza, yaramıza kardeş ve kederdaş olduğu gerçeği ortadadır. Hem Roboski katillerinin ellerini sallayarak gezmeleri hem de şahadetinin 3. Sene-i devriyesinde olduğumuz mazlum Ubeydullah Durna’nın katil/katilleriyle ilgili herhangi bir gelişmenin olmaması geçmişteki katliamlardan özür dileyen bir başbakanın iktidarına yakışmadığını bir daha belirtmekte fayda görüyorum. Anlayana.

Zülmün, zalimin karşısında izzetle dik duran; zilletli bir hayattansa izzetli bir sürgünü, muhaceratı, zindanı, asılmayı, vurulmayı tercih eden bahadırlara selam olsun.

Önceki ve Sonraki Yazılar