Cemaat olarak mı kalmak, yoksa iktidar mı olmak?

İktidar olup devletleşme tarih boyunca ve günümüzdeki tüm siyasi hareket ve ideolojilerin vazgeçilmez hedefleri arasındadır. Çünkü iktidar güç ve kuvvetin kaynağı, harekete meşruiyet kazandırma, insan gücü, para, geniş bir manevra alanı ve daha birçok imkan sunar. Düşmanın dahi imkan ve olanaklarını kendi amaç ve hedefleri için kullanma fırsatı verir. Günümüzde sevsen de sevmesen de vatandaşı olduğun devletin eğitim sisteminde eğitim görmeye, vergi vermeye, askerlik yapmaya hatta hayatını feda etmeye mecbursun.  Bundan dolayı Müslümanlar da tarih boyunca ve günümüzde hedeflerine ulaşmak için haklı olarak iktidar olmayı arzulamış, hedef ve amaçlarında sürekli devlet olmayı öncelemişlerdir. İktidar olup devletleşen cemaat ve hareketler zafer kazanmış sayılırlar.  
 
Rahmetli Muhammed Hüseyin Fadlullah, cemaat- devlet konusunu bir makalesinde tartışmaya açarak şöyle bir soru sorar:  İslam ve Müslümanlar açısından hareket ve cemaat olarak kalmak mı yoksa iktidara gelerek devletleşmek mi daha kazançlıdır?  Bunların avantaj ve dezavantajlarını uzun uzadıya sıralar. 
 
Cemaat ve hareket olarak kalmanın kendine göre birçok avantajları vardır. Uluslar arası sistemin tabi olduğu kurallar, elini ayağını bağlayan antlaşmalar olmaz. Kendisinden ekmek, iş, aş, eğitim isteyen halk yığınları olmaz. Yerine göre dünyaya rest çeker, Amerika ve tüm Batı dünyasını tehdit eder, yapabilirse bunlara karşı eylem yapar. Bunun karşılığında ödeyeceği çok ciddi bedeller de olmayabilir. Ama bir devlet için bunlar söz konusu değildir. Bir devleti elini ayağını bağlayan yığınlarca antlaşmalar vardır. Ekonomik olarak bir halkın sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarını karşılamak ve onları tatmin etmek zorundadır. Sen benim taraftarım değilsin, sana iş yok, yol yok, sağlık imkanı yok, diyemez. Bir iki ay işçi ücretlerini ödemedi mi kendini bir sosyal patlamaya ve ayaklanmaya hazırlamalıdır. Ekonomik ve diğer ilişkilerinin bozulmaması için ilkelerinden taviz vermeyle karşı karşıya kalacaktır. Hele hele dünya genelinde hakim olan düşmanların varsa her türlü ambargo ve engellemeye kendini hazırlaman lazım. 
 
İslam aleminde hatırı sayılır bir güç ve kuvvete sahip olan İran, İslam devrimiyle içerde ve dışarıda kendisine karşı yapılan saldırı ve ambargolardan 30 yıldır hala kurtulabilmiş değil. Seçimlerle Filistin’de iktidar olan HAMAS’ın başına gelmeyen kalmadı. Savaş, saldırı ve ambargolarla aç bırakılarak diz çökertilmeye ve teslim olmaya zorlanmaktadır. İhvan hareketi Mısır’da cumhurbaşkanlığını kazandıktan sonda kendisine ve Mısır’a karşı gerçekleşen iç ve dış engeller hepimizin malumudur. Lübnan Hizbullah hareketi istediği an askeri olarak tüm Lübnan’a hakim olabiliyorken bunu yapmayıp şartların uygun hale gelmesini beklemesi devletleşmenin getireceği iç ve dış sonuçları kaldıramamasından kaynaklanmaktadır. Hizbullah’ın tüm iç güçleri tasfiye ederek hakimiyetini ilan etmesi: kan ve gözyaşından başka bir şey getirmeyecek, Amerika ve tüm müstekbir güçlerin dahil olduğu bir iç savaşın ilanıyla eşdeğerdir.  
 
Bunlar işin maddi ve gözle görülen boyutlarıdır. Bunun yanında daha tehlikelisi olanı manevi boyuttaki tehlikeleridir. Devlet ve iktidara kilitlenmiş Müslümanların amacımıza ulaştık, diyerek mücadeleyi terk etmeleri;  dünya nimetlerine ulaşan Müslümanların zenginleşmeleri sonucu rehavete kapılmaları, konfor ve rahata alışarak artık bedel ödemeyi göze alamamalarıdır. Sırf bu yüzden kimi Müslümanlar ‘varsın zayıf kalalım, ama bozulmayalım, yozlaşmayalım’ temennilerini yapmaktadır. 
 
Peki, Müslümanlar ne yapmalılar? Hedef ve amaçlarında iktidar olmayı çıkartarak salt bir cemaat ve hareket olarak kalmaya devam mı etmeliler,   ellerine fırsat geçse dahi iktidarı ellerini tersiyle itmeliler mi veya İslam dininin zenginlere, iktidar sahiplerine, kral ve başbakanlara, maddi açıdan müreffeh olan Avrupa, Amerikan halklarına verecek bir şeyi yok mu? 
Elbette vardır.  İslam dini evrensel bir dindir. Salt fakir ve mazlumlara inmiş bir din değildir. Zengin-fakir, işçi-patron, yöneten-yönetilen herkese indirilen bir dindir. Müslümanlar pratikte devlet olmuş, süper güç olmayı ilkelerine bağlı kalarak becerebilmişlerdir. Müslümanlar hiçbir ideolojinin sahip olmadığı imkan ve olanaklara sahiptir. Siyerde bir Ebu Basir’in mücadelesi ve pratiği vardır. Devletler cemaatlere, cemaatler devletlere, fertler cemaate, cemaatler fertlere ihtiyaç duyar. Bazen olur ki devletlerin yapamadığını cemaatler yapabilir, Devlet ve cemaatlerin aciz kaldığı durumlarda fertler çok şey yapabilir. Sonuçta Müslümanlar birbirine muhtaçtırlar. Müslümanlar arasında istişare, müşavere, birlik ve beraberlik olmalıdır. Yoksa küreselleşen dünya küfrü karşısında bir devletin veya hareketin tek başına hele hele ilkelerini muhafaza ederek karşı durması mümkün değildir.  Müslümanların birliğine vesile olmamız temennisiyle Allaha emanet olun.


 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar