Devlete yakın olmak nimet mi, külfet mi?

…Çoğu zaman cemaat veya tarikat, ava giderken avlandığının farkına varmaz. Kendinden başka ortak tanımayan devlet, her cemaat ve grubu araçsallaştırır, işi bitince de kullanılmış peçete gibi atar; devlet gayrı şahsidir, ne vicdanı vardır ne vefası. Kendini devlete kaptıran Müslüman da vicdanını ve vefa duygusunu kaybeder…’

Ali Bulaç’ın makalesindeki bu satırları okuyunca rahmetli ninemin devlet ile ilgili sözleri aklıma geldi. Rahmetli ninem şöyle derdi: ‘Devlet nasıl unutmuyor, bu kadar bilgiyi nasıl hafızasında tutuyor. Askerlik yaşına gelenleri nasıl tek tek tespit edip askerliğe çağırıyor?’ Gel de okuma yazması olmayan devlet mekanizmasının acımasız ve gaddarlığını yaşamış yaşlı bir kadına, devletin bir şahıs değil de yüzbinlerce şahıstan oluşan bir mekanizma olduğunu anlat…

Devletlerin gücü ve etki alanı; fert, aşiret ve cemaatlerin kat be kat üstündedir. Örgütlenip organize olamayan fertlerin, devletleşemeyen halkların güç ve kuvvetleri sınırlı ve yapabilecekleri şeyler bir yere kadardır. Devletleşebilen hareket ve ideolojiler, güç ve kuvvetlerinin fevkinde iş yaparlar. Bir ülkede bulunanlar istese de istemese de devlete çalışmak, vergi vermek ve hizmet etmek zorundadır. Karşı çıkan, muhalif damgası yer ve bedelini canı ve malıyla öder. Bunun için nice muhalif, ‘devletle baş edilemez’ diyerek veya dünyevi istek ve arzularına yenik düşerek devletin gönüllü hizmetkârlığına soyunur.

Devletler ve devlet ilişkileri şahıslarla yapılan ilişkilere benzemez. Vefa, dostluk, kardeşlik olmaz. Her şey menfaat ve çıkar ilişkisine dayalıdır. Ömrünü devlete hizmetle geçirmiş nice hizmetkâr, ufak bir hata veya devletin âli menfaatleri icabı harcanır, hain ilan edilir, darağaçlarında sallandırılır. Gün gelir yine devletin âli menfaatleri için iade-i itibar edilir, mezarlarına devasa anıtlar dahi yapılır.

Devletler; vefa, merhamet ve sadakat duygularından yoksundur. Bencildir, egoisttir.  İşi biteni, kendisiyle farklı düşüneni acımasızca tasfiye eder. Devlet ve devletlülerin yanında olmanın âfat ve zararlarını anlatan nice darbı meseller mevcuttur. Nice âlim ve hikmet ehli,  kendilerine sunulan çok cazip teklif ve dayatmalara rağmen hükümdarlara yakın durmaktan imtina etmiş, devletin çarkı içerisine girmekten kaçınmışlardır.  Bunun bedeli olarak da nice eza ve cefaya katlanmışlardır.  Kelile ve Dimne, Bostan ve Gülistan, Mesnevi gibi klasik eserlerde onlarca hikâye anlatılır.

Devletler; şahıslara göre daha uzun ömürlüdürler. Kurmuş olduğu çark sayesinde her dönem kendine hizmetkârlar bulmakta sıkıntı çekmez. Kuruluşunu Müslüman halk üzerinden gerçekleştiren Türkiye Cumhuriyeti, Kemalizm üzerinden yaklaşık bir asırdır varlığını devam ettiriyor. Yerine göre sol Kemalist ve ulusalcılar, yerine göre sağcı muhafazakârlar gelip gitse de devlet hep varlığını devam ettirdi.

Ali Bulaç’ın dedikleri, klasik bir devlet ve yönetimde olağan şeylerdir. Bütün bunlar ilkesi olmayan, hak ve adaletten yoksun olan yönetimlerde olur. Biz Müslümanların savunduğu ve arzuladığı yönetimlerde bu olmaz ve olmamalı. Padişahların padişahı, hükümdarların hükümdarı Allah u Teâlâ’dır. O; Adildir, Sübhandır, Rahmandır, Settardır, Tevvabdır.   Sadece kendisine yakın olanlar için değil, tüm müminlere ve yaratıklarına karşı şefkat ve merhametlidir. O’nu tanıyan ve bilen, dünyadaki devlet ve hükümdarlardan bir şey istemek ve almaktan hayâ ederler.

Bu Hükümdarın elçisi olan Hz. Muhammed Aleyhisselam,  dünyevi iktidar ve yönetimin nasıl olacağını öğüt ve uygulamalarıyla bizlere göstermiştir. Kızı Fatıma da olsa kayırma, imtiyaz ve ayrıcalık kesinlikle olmamıştır. Kendisine yapılan bir iyiliği müşrik de olsa unutmamış, yeri ve zamanı gelince ahde vefayı göstermiştir.  Sıradan bir insan gibi yaşayarak devletini idare etmiş, hayvanlar bile Onun devletine sığınmışlardır. Bu salt O’nunla sınırlı kalmamıştır. Halifeleri de Kisra ve Kayserler değil, O’nun gibi yaşamış ve devletlerini idare etmişlerdir.

Yaşlı bir Mecusînin dilendiğini gören Hz Ömer, durumu sorduktan sonra ‘Biz, ahde vefa göstermemişiz. Genç iken cizyesini almış, yaşlanınca da dilenmeye zorlamışız’ diyerek o yaşlı Mecusîyi cizye vermekten muaf tutmuştur.

Asr-ı Saadet ve Raşit halifeler dönemi bu örnek ve uygulamalarla doludur. Biz Müslümanlar, ava giderken avlanmak, işi biten kâğıt gibi atılmak ve araçsallaştırılmak istenmiyorsak her alanda olduğu gibi yönetim ve idari işlerimizde de Allah’ın emirlerine uymalı ve Resulünün uygulamalarını kendimize rehber edinmeliyiz.

Önceki ve Sonraki Yazılar