Emir verdi Kandil / Yıkılacak İdil!

 Bir toplumun yozlaşması için bütün değerlerin tersyüz edilmesi gerektiği bilinen bir hakikat.

PKK de Kürt toplumunu dönüştürmek için toplumsal değerlere savaş açtı ilkin.
Din karantinaya alınmalı, dindarlar küçümsenmeli, dini değerler aşağılamalıydı ki hepsini bir plan dâhilinde gerçekleştirdi.
Ahlak sürgüne gönderilmeli; namus toplumsal kâbus olarak lanse edilmeli, kadim kültür mezad'a çıkarılmalıydı.
Sonra şehirler yakılmalı, evler yıkılmalı, geçmişin hiçbir izi kalmamalıydı.

Tarihi eserler, camiler, surlar da es geçilmemeliydi.
Moğol'un Hülagü'sünden ders alınmalı, taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakılmamalı, gözlerde yaş eksik komamalıydı.
Bu yüzden savaş halkın arasına taşınmalı, vatandaş kalkan olarak kullanılmalıydı.

Böylece devletin kurşunuyla ölen her vatandaş devlete öfke kusacak, var olan kin katmerleşecek, aradaki uçurum derinleşecekti.

Vatandaş, olayların müsebbibi olarak devleti görecek, asker ve polis cenazelerinden dolayı Batı'daki vatandaşlar da Kürtlere karşı öfke bilenecek, saflar netleşecek, PKK ve bileşenleri de amaçlarını bir bir gerçekleştirecekti.

Her şey bir plan dâhilindeydi ve bu plan, işlevine uygun bir biçimde uygulanmaya konmuştu.
Varto pilot bölge olarak seçildi.

Varto birkaç gün içinde olaylardan el etek çekti, etekliler çekildi ve örgütün eteklerinde bulunanlar bir bir döküldü, geride yıkılmış binalar ve ölen onlarca genç kaldı.

Bu defa hazırlığına bir iki yıl önceden başlanan Sur'da denendi aynı senaryo.

Sur halkı iki ateş arasına alındı.

Aynı anda Dargeçit, Silopi, Nusaybin'e sıçradı kıvılcımları.

Cizre, çoktan hazırlığını yapmış, tutuşturulacak ateş için Kandil'den haber bekliyordu.

Ve sayıları binlerle ifade edilen ölü, yüz binleri geçen göç ve yıkılan evler, şehirler.

Sokağa çıkma yasağının uygulandığı her ilçe veya mahalle, PKK medyasında “…. Mahallesi”  veya “… ilçesi” özgürleştirildi” başlığıyla haber konusu oluyordu.

Hiç kimse “Neden bu savaş halkın arasında?” demiyor, diyemiyordu.

HDP'ye destek veren her ilçe adeta kasıt varmışçasına örgüt tarafından cezalandırılıyordu.

Halka biçilen deli gömleği, ne yazık ki, dar gelmeye başladı ve halkın payına kan, acı ve gözyaşı düştü.

Sağduyu melekesi tamamen körleşmemiş, insaf ve insan dairesinden tamamen kopmamış bir grup HDP yanlısı “çukur siyasetinin” mantıksızlığını dillendirmeye başlamışken, bazı saf niyetliler örgütün özeleştiri yapmasını bile ummaya başladı.

İyi niyetli saflar ve örgütü okumaktan aciz bireyler özeleştiri beklerken Kandil; çukur siyasetini Nusaybin, Yüksekova ve İdil'e taşımaya karar verdi.

Doksan yıldır alçak bir siyaset güden devlete nispet yaparcasına çukur siyasetine girişmek, tek kelimeyle ihanettir.

Kazılan her çukur, halka birer kubur olurken, her barikat da bir hakikati örseliyordu.

İhanet sarmalı, zindan hayatı yaşattı ilçe sakinlerine ve ardından devlet güçleri ile örgüt elemanları arasındaki çatışmayla Cehenneme dönüştü halkın yaşadığı mekânlar.
Sur, Varto, Silopi, Dargeçit, Derik ve Cizre...
İhaneti görmek istemedi birileri, "devlet saldırmamalıydı" deyip durdu her daim.
İki suçlunun faturasını tek tarafa yıkarak az bir bedelle sıyırma çabalarına girişti.
Faturayı devlete kesmek kolay ve risksizdi.
Örgütü eleştirmek, devleti eleştirmeye benzemezdi.
Ucunda şarjörün hedef tahtası olmak vardı.
Hain yaftasıyla yaftalanmak ve hiç aklanmamak da mümkündü.
Tüm iyi niyetlere ve bütün saflıklara rağmen, ödenmiş bedeller uğruna, devletin doksan yıllık zulmü hatırına görmezden gelinebilirdi belki Sur, Derik, Dargeçit, Varto ve Cizre ihanetleri.

Celladına âşık bu halk, hakikati görmeyebilir/göremeyebilirdi.
Halkın başına geçirilen çoraplar, sırtımızdaki ihanet gömlekleri, deli gömleği sayılıp geçiştirilebilirdi.
Peki ya onca felaketten sonra aynı oyunu Nusaybin ve İdil'de sahneye koymanın mantığını neyle açıklanacak, 1128 akademisyen nasıl bir açıklama yapaaacak?
Hasan Cemal, İdil'de bir çukurun başında poz verirken birkaç gün daha konuşulmanın hazzını yaşayacak mı?

Bir toplumun yeniden inşası için yıkılması gerekir diyor toplumbilimciler.

PKK ve devlet, el birliğiyle bölgeyi “kentsel dönüşüm” projesinin uygulanacağı harabeye dönüştürmeye kararlı.

Şehirler bir bir yıkılacak, halk her türlü şiddeti, ihaneti görecek.

İdil'den sonra Beytüşşebap, Dicle, Yüksekova…

Halk, bu zulüm tufanında bir yardım eline ihtiyaç duyacak.

Her şeye rağmen bize düşen, enkazın yerine yeni binanın inşasını gerçekleştirmek.

Yapmayı yıkmaya tercih edenlere selam olsun!

Hoşgörü mü, Hoştgörü mü?

Papa, Kasım 2014'te Avrupa Parlamentosu'nda yaptığı konuşmada ‘yorgun Avrupa'nın artık doğurganlığını ve enerjisini kaybetmiş yaşlı bir büyük anne'ye benzediğine dair sözler saf etti.

Bu sözleri, Merkel'i ziyadesiyle üzdü.
Papa'nın açıklamaları, aslında Papa'nın Avrupa'nın geleceği açısından duyduğu endişeyi taşıyordu ve sarf ettiği sözler kilise çanlarından ziyade tehlike çanlarının sinyalini veriyordu.
Din işleri ile devlet işlerinin ayrı olması gerektiğini düşünen kilise, devlet olmayınca dinin karşılığının olmayacağını düşünmüş olacak ki dünya işlerine de el atmak zorunda hissetti kendisini.
Özgürlük ve hoşgörü diyarı Batı, Papa'nın bu ufak eleştirisini bile kaldıramadı.

Çıplak olan kralın elbisesinin olmadığını herkes biliyor, ancak Papa'nın akılsız olmayı göze alabilecek kadar riskli bir çıkış yapması Merkel'i endişeye sevk etmiş olacak ki Papa'ya zılgıtı bastı.
Merkel şirret kadın moduyla zılgıtı basınca, Papa da: “Merkel, biraz öfkeliydi. Çünkü Avrupa'yı çocuk doğuramayan kısır bir kadına benzetmiştim. Avrupa'nın gerçekten çocuk doğuramayacak bir kadın olduğunu mu düşündüğümü sordu. Ben de ‘Evet yapabilir, Avrupa'nın güçlü ve derin kökleri var” dedim. Çünkü en karanlık anlarında bile, kendisine beklenmedik kaynaklarını göstermiştir.” diyerek savunmaya geçti.
Koskoca Cennet'in tapu memuru Papa, kullandığı bir ifadeden dolayı uyarı telefonu alıyor ve kendisini savunmak zorunda kalıyordu.

Gazeteci veya akademisyen aydın(!)larımızın ihanetini hoşgörüyle karşılamamızı isteyen Batı, kendisine gelince en ufak bir eleştiriye karşı tahammülsüz oluyor ve hoşgörü bir anda hoş(t)görü'ye dönüşüyor.

Cennet'in, sözüm ona, tapu memuru nakavt…

Zaten Cennet, Batı medeniyeti için bir safsata ve ütopya…

Bu yüzden dünyayı yalancı bir Cennet'e dönüştürme çabasında…

Ya bizdeki dünyayı çukurlaştırıp Cennet'e reddiye yazanlara ne demeli?

Yalaaann Söylüyorsunuuuz!

Her gün yeni bir felaket haberiyle uyanıyoruz.
Ateş topunun kenarındaki hararetin etkisi bu olsa gerek.
Doğu'da halkımız onaylamadığı bir kavganın nesnesi iken, batıda cesetler kıyıya vuruyor bir bir.
Denizin kusup dışarıya attığı, salası bile okunmayan bedenler toprağa veriliyor.
Cizre sokaklarında bir ihtiyar, ekmek almak için çıktığı evine dönemiyor.
Yaşamak için ekmeğe ihtiyacı varken kör bir kurşun, kahpe bir savaşın  propaganda malzemesine dönüştürür bedenini.
Savaşı şehre taşıyan alçaklık, korkaklıkla karılıp ihanet sosuyla servis edilince ortaya sokak ortasında salasız cesetlerin çıkması kaçınılmaz olur.

Bazen denizin ifrazatı olur cesetler, bazen de bir Zerdüşt ayiniyle ateşte kutsanır, yangın maskesiyle perdelenir, bir bodrumda onlarca ceset ateşe verilir yandaşlarınca.
Beri taraftan ‘vatan sağ olsun' klişe sözüyle oğlunun yolunu gözleyen bir Anadolu kadının feryadı yankılanmakta.

Alan Kürdi'yi bebeği bağrına basmayan Ege, ceset kusmaya amade.
İzmir'de, bir cami avlusunda, cesetlerin cemaatten fazla olduğu bir cenaze namazı kılınmada.
İmamın düğümlenen boğazı, yine klişe bir soruyu özgürlüğüne bırakmakta:
"Merhumu/merhumeyi nasıl bilirdiniz?"
Dudaklarda "iyi bilirdik" yalanı.

Yaşarken kucak açmadığımız, sokaklarda görünce “yine mi bu Suriyeliler” dediğimiz bir insan, daralan dünyasından suyun azgın kollarına kendisini bırakana kadar oralı olmayız her nasılsa.

Ancak cesetler, kıyıya insanlığımızı bir şamar gibi vurunca “iyi bilirdik” yalanıyla vicdan terapilerine başlarız.

‘Nasıl bilirdiniz'den önce bunların kardeşleriniz olduğunu bilir miydiniz beyler!

Ensar olmanın kuru laftan öte bir anlam taşımayan kuru sloganlarımızdan sıyrılmadan “iyi bilirdik” sözü bir papağan mırıltısı değil mi?

“İyi bilirdik” dediklerimize bizi sorduklarında ne diyeceklerini hiç merak ettik mi dostlar!

Eminim o gün sahile vurulan bedenler, Rabbim, biz konuşmayalım onlara sorun dediklerinde; bedenimiz bizi affetmeyerek dile gelecek ve;

O gün ağızlarını mühürleriz, elleri bize söyler, ayakları yaptıklarına şâhitlik eder.(Yasin/65)

Kıssadan Hisse

1950'li yıllarda Arapça ezan okuyan akıl hastası olarak yaftalanıyordu.

Günümüzde Türkçe ezan okuyanın içinde bulunduğu ruh halini düşünün.

Neredeeeen nereye?

Sabır en büyük silahtır, önemli olan azmi bırakmamak.

Ters köşe

HDP'nin Acıkana Kadar Açlık Grevi

Solun söylem ve eylem tarzı, hem bu toplumun kodlarına ve mantığına hem de yaradılışımıza ters.

Bilindiği gibi “gerilla hareketi” kırsalda yürütülür.

Bu eylem tarzının öncüleri olan Ebu Basir ve Ebu Cendel kırsalda Mekke müşriklerinin kâbusu olur ve müşrikleri peygamberimizle yeni bir anlaşmaya zorlar.

Türkiye'deki gerek Kürt gerekse Türk menşeli sol hareketler, gerilla mücadelesi adı altında çarşı pazarda güvenlik güçlerine saldırıp halkı kendisine kalkan olarak kullanmakta, “gerilla” sözcüğüyle kirli eyleminin edebiyatını yapmakta.

Aynı sol, özgürlük sözcüğünü kullanır; ancak muhaliflerine karşı tarihin en kirli, en katı yüzlerine rahmet okutur.

Örnek aldıkları liderler, karnına taş bağlayıp mücadele eden Nebi değil çünkü.

Gün gelir, Mao'yu örnek alır,

Beş milyondan fazla insanı idam eden,

“İleri Büyük Atılım” ve “Kültür Devrimi” adını verdiği iki programla 20 milyondan fazla insanın açlıktan ölmesine sebep olan,

“Sosyalist Eğitim” hamlesi adı altında kendisine muhalif entelektüelleri öldürmeye başlayan ve beş milyon insan öldüren,

“Yüz Çiçek Harekâtı” ile 30 milyon insanın birkaç ay içinde açlıktan ölmesine neden olan Mao'yu…

Yani insanlık tarihinin en kanlı diktatörünü rehber edinir.

Gün gelir Adolf Hitler'den rol çalar, tam bir faşist kesilir.

Gün gelir Ukrayna'da on milyon insanın açlıktan ölmesine yol açan,

Parti konuşmalarında, kendisini 32 dişini göstermeden alkışlayan delegeleri bile öldürten Stalin'i yoldaş edinir…

Kamboçya nüfusunun beşte birini katleden Pol Pot'la aynı membadan beslenir.

Hangi yapıyı örnek alırsa alsın, hangi diktatörü öncü olarak benimserse benimsesin, her yapının ve diktatörün tarzında bir kural, mantıksız da olsa, bir ilke vardır.

Dünyada hiçbir örgüt veya yapı bu kadar ilkesiz olmamıştır.

Kurucusu MİT'le çalıştığını söyler, kitaplarında yazar, video görüntülerinde dile getirir. Tabanı başkasını ajan olmakla suçlar.

Kürt mücadelesini yürüttüğünü söyler, askeri kampında Türkçe eğitim verir. Türkçe bilmeyip kendisine katılan militan, kampta Türkçe öğrenir.

Kürt hareketi olduğunu söyler, koruduğunu söylediği Kürt'ü öldürür, kendisine destek veren ilçeleri, illeri harabeye dönüştürür.

Ondan uzak olan Kürt, en şanslı Kürt olur.

Bir Yüksekova, Cizre, Nusaybin, Varto, Lice, Sur'a bakın; bir de Midyat, Çermik, Kayapınar, Ahlat, Diclekent'e bakın.

Cizre'nin kevgire, Sur'un kalbura dönmesine sebep olan örgüte yakın milletvekilleri akıllara ziyan bir açlık grevine imza attılar.

Amaçları, kısa ve netti: Dikkatleri bir tarafa çekmek.

Eylem tarzı tek kelimeyle muhteşem!

Acıkana Kadar Açlık Grevi!

Yani greve başlayan kişi, acıkınca görevini devretmiş oluyor.

Öğünden öğüne açlık grevi deyip yaşam boyu da sürdürebilirler eylemlerini.

Hem dünya halkları da bu eyleme istemeden de olsa destek vermiş olur.

Ses getirmesine gelince, eee tencere, tava; klakson, korna kadar etkili(!) bir ses getirdi sanırım.

Yoksa konuşur muyduk?

Önceki ve Sonraki Yazılar