Evet, bu bir tiyatrodur

15 Temmuz'da İstanbul ve Ankara sahnelerinde Batı'nın Türkiye'ye biçtiği libas temalı bir tiyatro sahnelendi. Tiyatro demeyelim zira müsamere buna daha uygun bir tabir olur. Tiyatro ile müsamerenin aynı anlama gelmediği malum.

Tiyatro daha profesyonel bir ekip tarafından sahnelenirken müsamere daha bir halkçı...

Öyleyse aynı oyunda bir ekip -subay ve generaller- tiyatro, halkın oynadığı ise müsamere olur.

Tiyatro Batı menşeli iken, müsamere Osmanlıdan beri Anadolu'da var olan bir gelenek. İşte tüm bu nedenlerden ne müsamere ne de tiyatro tek başına yeterli oluyor bu cunta hareketi için. Çünkü dedim ya her türlü kılıfa girebilecek derecede mahir ve bir o kadar omurgasız, sümüklü böceğin tedrisatından geçmiş profesyonel oyuncular da vardı oyunda, yetmişlik dedeler, bastonlu nineler de... Sonuçta bütün oyuncular aynı tıynette değildi. Tiyatronun önemli bir ayağını da kenarda oturup ahkâm kesen ve halkın direnişine kara çalma gayretinde bulunanlar oluşturuyordu ki onların da oyundaki görevi “şerefsiz seyirci” rolünü oynamaktı. Kostüm olarak bukalemun libası giyen bu grubun tek bir yapı veya gruba ait olduğunu söylemek mümkün değildir.

Tüm oyuncular oyundan haberdar olmasa da tiyatro oynanmaya hazırdı. Zaten oyun gereği oyuncuların bir kısmı doğaçlama oynayacaktı, oyuncuların diğer kısmı da rolüne kendini kaptırmak ne kelime adeta adamış, ağlak vaizin işaretini bekliyordu. Batı'dan destek alan ABD finoları ile Anadolu aslanları aynı temsilde buluşacaklardı.

Temsilin başarısız olmasının bizce zahiri nedeni temsil saatinin gece 03'ten akşam saatlerine alınması görünüyorsa da ilahi yardımı anlamasını beklemek imkânsızdır kalkışmaya tiyatro diyen ve “ŞEREFSİZ SEYİRCİ” rolünü doğaçlama oynayan güruhun.

“ŞEREFSİZ SEYİRCİ” rolünü üstlenen kitle de ABD itlerinin lehine bitmesi için el ovuşturup sinsi sinsi pusuya yatan mı dersin, gücün sözcülüğünü yapıp ateşi harlayan mı dersin, günlerdir inlerinde pusuda yatıp “şimdi tamam” deyip hırlayan mı dersiniz, her kitleden insan vardı.

“ŞEREFSİZ SEYİRCİ” rolünü üstlenen seyircilerin dışında Anadolu aslanlarına yakın olduğu halde sırf korktuğundan masa altına saklanan “ÖDLEK SEYİRCİ” de oyun gereği rolünü oynuyordu ki bu kitlenin çok da başarılı olduğu söylenemez.

Oyun, kalabalık bir kitle tarafından oynandığından oyunda her tipten seyirci vardı bu temsilde.

Temsilde bunun dışında bir de müthiş bir kapışma vardı.

Güçler eşit değildi nitekim. Birinin tankı, topu ve meczup bir sapıktan cennet garantili bir icazeti diğer grubun rızayı ilahiden başka çocuklarına miras olarak bırakacağı bir onuru ve tankın önüne siper edeceği bir göğsü vardı.

Yani bir tarafta ateşle barut, diğer tarafta cesaret ve umut.

Bir tarafta nur libası giymiş, kökü derinlerde olan ur; diğer tarafta uğruna ölecek ve yarınlara miras bırakılacak onur vardı.

Alanlardan önce banka kuyruklarının önü kalabalıklaştı, zira tiyatro olduğuna inanan ve ŞEREFSİZ SEYİRCİ rolünü benimseyen güruh, yıllarca “ATAM İZİNDEYİZ” ifadesini kullanmayı bırakıp “ATM İZİNDE” peydahlandı ki bu tam bir trajediydi.

Sonra market kuyrukları ve derken benzin istasyonları…

Çoğu Gezi'den bir devrim peydahlamanın çabasına girişmişti zamanında.

Tiyatronun komik olan kısmı kanla beslenen, kan içinde yüzme dersleri alan, kan görmeyince histeriye kapılan PKK sevdalısı ve onun desteklediği HDP üyesi insanların boğazı kesilen asker görüntüleri karşısında “Ayol bu tam bir vahşet!” ifadesiydi ki, daha dünün kahraman kesilen bıçkın güruhun bir anda vites küçültüp direksiyonu kırması, direksiyonu kırmakla kalmayıp kırıta kırıta hümanist havarisi kesilmesi olamasaydı belki de tiyatro mizansen eksikliğinden trajediyle sınırlı kalacak ve drama dönüşmeyecekti.

Kesik baş masalındaki zokayı yutan PKK ve bilumum sol cenahı bir yana bırakırsak tiyatro ile ilgili elbette bazı aksaklıklar da gözden kaçmadı. Mesela oyuncular başarılı seçilmemişti, mekân iki şehirle sınırlı tutulmuş, geniş bir alana yayıl(a)mamıştı, yönetmen erken pes etmişti, çünkü figüran olması gereken bir astsubay annesinden içtiği helal sütün hakkını vererek bir anda aktör rolünü kapıp oyunu planlanan sınırların dışına çıkarmıştı. Semih Terzi'nin oyundan atılışı tek başına oyunun kaderini değiştirmeye yetmeyeceği gibi tümüyle değiştiremezdi mutlaka. Ve İstanbul, Ankara'dan başlayan insan seli oyuncu grubunun oyuna dalışı ile Türkiye, bir anda oyunun sahnelendiği sahne, milyonlar da bir oyuncu kesildi.

Ancak yönetmeni aciz bırakan durum, “KANLI DARBE” oyunun az kanla bitmesi hesapta olmayan oyuncuların beklenenden fazla olmasıydı. Yönetmenin kurallarını takmadan doğaçlama oynayan oyuncular hem oyunu Batı menşeli tiyatro olmaktan çıkarıp müsamereye dönüştürdü hem de “KANLI DARBE” adlı oyunun adının bir anda “KANSIZ FETO” olarak değişmesine neden oldu.

İşin ilginç olanı tiyatronun asıl aktörü pozisyonundaki ananas beyinli generallerin, Fransız tragedyasını oynarken Anadolu halkı özünden çıkardığı tuluata dayanan oyunu karşısında sönük kalıyordu.

Evet, sözler doğaçlamaydı, hareketler doğaçlamaydı, replikler doğaçlama…

Tank vardı, top vardı, ama halk yoktu hesapta. Dedim ya, doğaçlama oldu her şey…

Halk sahi bellemişti oyunu. Kenarda duran çakal, rolünün farkındaydı, bir de Pansilvanya'nın sokağa saldığı itleri ayırımında.

Gördükleri herkesi ama herkesi ısırıyorlardı. Isırdıkları insan adedince sevap kazanacağını sanmış, yıllarca ısıracağı güne adanmıştı. Çakal, oyunun derinliğini çözmeye çalışıp yorumlarken yönetmen bir oyuncunun eksik olduğunu fark etti ve oyunu seyredip yorumlayana da şerefsiz rolü verilmişti.

Dolayısıyla oyunda en başarılı kesim şüphesiz darbeye tiyatro diyenlerin “ŞEREFSİZ SEYİRCİ” rolünü üstlenip oynamasıydı.

DARBE OLSAYDI NE Mİ OLURDU?

Öncelikle bu fakirin yazdıklarını okuyamayacaktınız, çünkü bu fakirin kalemi ve çoğunuzun kalemi bir kalemlikte toplanacak ve deste haline gelen bu kalemleri kırmak zor olacağından kırmaktan vazgeçip toplu olarak yakacaklardı.

Cümle biraz uzun ve çetrefilli oldu değil mi?

“Kalemleri mi kalem sahiplerini yakacaklardı” gibi muallak bir anlam çıktı herhalde. Zaten amacım da o anlamı yakalamaktı, hem kalemleri hem kalem sahiplerini yakacaklardı.

Gazını tutamayan Pansilvanyalı hain ülkeye törenler ve havai fişeklerle gelecek, kâinat imamı olduğunu açıklayacaktı.

Kitlenin dışındaki bütün yapıların tepelerindeki insanların enselerine bir kurşun sıkılacak olaya çatışma süsü verilecekti.

Benzin fiyatı yedi sekiz lirayı bulacak; dolar beş lirayı aşınca darbenin tepesindeki kişi ağababalarına boynundaki tasmanın bedelini ödemiş olacaktı.

MEB'deki okullar cemaate bağlanacak, her ile çalıntı sorularla sınav kazanmış ananas beyinli bir idareci atanacaktı.

Doktorlar reçetelerine Gülen'in kirli çamaşırlarını ekleyecek, terini ve kokmuş çoraplarını eczanelerde satacaklardı.

Başlar ayak, kokuşmuş ayaklar ve ABD uşağı bunak kişi baş olacaktı.

ABD ve israil muhalifi bütün yapıların tepelerindeki insanlar katledilecek, müntesipleri MOSAD ajanları tarafından aylarca sorgulanacak, yeni Diyarbakır veya Mamak zindanları oluşturulacaktı.

Darbe başarılı olsaydı kendisini Kıtmir diye tanımlayan kişinin Ashab-ı Kehf'teki Kıtmir'le ilgisinin olmadığını, dolayısıyla birinin kendisini Kıtmir diye pazarlamaya çalıştığını çoğu insan anlamayacaktı.

FETOŞİZM

Fetişizm, cansız bir varlığa sapkın derecede bağlanma olarak tanımlanır.

Fetoşizm derken, ağır ifade kullandığımı düşünen dostlar, İstanbul il milli eğitim müdür yardımcısına Pansilvanya'dan gönderilen Gülen'in kullanılmış iç çamaşırı bir fetoşizm değil midir?

Ya iç çamaşırlarına sahip olan ailenin evlerinin salonlarında o iç çamaşırlar için köşe yapmasını nereye koymak gerekir?

Hakan Şükür'ün maçlara çıkmadan giydiği çorapların Gülen'in kullanılmış çorapları olduğunu bilmeyenimiz var mı?

Giydiği her ceketi bir defa giyip başkasına gönderdiğini sonra ceketin verildiği aileden himmet adı altında fahiş rakamlardan para alındığını da biliyorsunuzdur.

Bu fetişizm sayılmasa da Fetoşizm olduğu bir gerçek.

DARBENİN AYAK SESLERİ

Tanklar yürümeden önce tapınak şövalyesinin kirli çakalları medyada dişlerini göstere göstere işaret fişeği çaktılar.

Bayram öncesinde Adem Yavuz Arslan'ın Turgay Güler'e “Ramazan Bayramı'nda oradayım” dedikten sonra, Ramazan Bayramı sonrası ilk salı günü Turgay Güler'in “Tosunum neredesin, bayram geçti” ifadesine Adem Yavuz Arslan'ın “Ufak tefek aksamalardan dolayı gelişim rötarlı oldu, iki üç güne kadar oradayım” sözlerini bir kenara yazın ve salıya iki üç gün ekleyin, cumayla karşılaşmamız ya itin uzak mesafeden kokuyu algılama ya kehanet ya da içinde bulundukları ihanetle ifade edilebilir.

Salyası akan Tuncay Opçin: “Yatakta basıp şafakta asılacak” ifadesi tesadüf olmasa gerekir.

Peki, Mustafa Önal'ın Çarşamba günü attığı “büyük sürprizi bekleyin” ifadesi.

Şimdi okuyucularım “bunlar neden göstere göstere kendilerini deşifre etsinler ki” diyecekler.

Evet değerli okuyucum bunların planladığı şey eğer gerçekleşmiş olsaydı şu anda siz bu satırları okuyamayacaktınız, ancak dişlerini göstere göstere gelen sinsi itler, hırlaya hırlaya bu satırları yazarak olayın içinde olduklarını ispatlayıp birer kahraman, hatta ehli keramet sahibi olarak cennetle müjdeleneceklerdi.

Yani alçakların yapmaya çalıştıkları da aslında bir nemalanma çabasıydı.

Öyleyse yazın yedikleri hurmalardan fazla da rahatsız olmamaları gerekir.

Zira üstad Bediüzzaman, Sözler adlı eserinde “zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve lâyık da değildir” derken bizim bu ihanet ve felâkete karşı alacağımız tedbiri de gösterir.

Tapınağın tepesindeki baş haşhaşiye gelince, o da “Müesseseleri yıkılıp planları bozulduğu ve birliği dağılıp kuvvetleri tarumar olduğunda fevkalade inançlı ve ümitli; yeniden kanatlanıp zirvelerde pervaz ettiği zaman da mütevazı ve müsamahalı olmalıdır.”

Birliği dağılan bu yapının yeniden kanatlanıp zirvelerde pervaz edeceği zamanki tutumunu neden Gülen, bu kalkışmadan bir gün önce açıklama gereği gördüğü Cuma günü akşam saatlerinde belli olur.

Ne dersiniz?

Ha bu arada Cem Yılmaz'ın Gora filmindeki “Komutan Logar, bir cisim yaklaşıyor” diyen kahramanı andıran Emre Uslu'nun darbe sonrası attığı “Benim için Türkiye'de mücadele bitti, kalemimi asıyorum” ifadesine de sevinmemek gerekir.

Uslu'nun başına “p” harfini koyduğumuzda her şey anlaşılır.

“P” harfi derken “p.” şeklinde değil “puslu” demek istedim.

Önceki ve Sonraki Yazılar