İbadet gerçeği

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat-56)

İnsanın bu dünyadaki yegâne varlık sebebi ibadettir. Bu ayetin en kısa ve öz açıklaması bu.

Herkesin bir yaşam felsefesi vardır. Hayatını ona göre şekillendirir. O doğrultuda yaşar, umut ve sevinci hedefine yakınlığıyla artar, korku ve ye'si uzaklaştıkça çoğalır.

Biz ise kendi yaşam felsefemizi yaratıcımızın bize vaz ettiği gerçeklik üzere kurgulamak istiyoruz. Allah Teâlâ (c.c) bize yaratılış gayemizi bildirmiş, bizi ikilemde bırakmamıştır. Kulluk bekliyor bizden ve Ona kul olduğumuz kadar değer ifade edebileceğimizi beyan ediyor. İyi bir kul ya da Abid veya Mümin ya da Müslüman olabilmek için yaşam biçimimizi bu ilkeler üzerine şekillendirmemiz gerektiğini buyuruyor.

Dolayısıyla emir ve nehiy hudutları içinde geçen bir yaşam stili hepimizin hayali, az çok yapmaya çalışıyoruz da. Kılmadığımız namazlarımızın kazasını, tutamadığımız oruçların telafisini de yapıyoruz. Varsa malımızdan zekâtımızı veriyor, mümkün olduğu kadar Mekke-i Mükerreme-i ziyaret ediyoruz. Haramlardan bildiğimiz kadar uzağız ve yeterli olmasa da nafile ibadetlerimizi eda ediyoruz.

Eee o zaman problem yok. Öyle olmasını istiyoruz ama hangimizin içinde bir burukluk yok? Tatmin olduk mu? Ya da bu yaptıklarımız bizi ne kadar yüceltiyor? Aslında bu soruları cevaplamak çok mümkün görünmüyor. Lakin hissi olarak bir netice, bir sonuç var ortada. Sanırım birçoğumuz bu konuda yeterli ve istenilen bir sonuç alabilmiş, tatmin olabilmiş değiliz.

Bir noktayı atlıyoruz belki de. 

Allah Azze ve Celle “…bana kulluk etsinler…” derken anlaşılmayan ve müphem olan bir tekliften bahsetmiyor. “Bana!” diyor da biz bunu atlıyoruz galiba. Mesela namazı ruha huzur veren bir ritüel, orucu sağlık için yapılan bir aktivite, zekatı sosyal bir denge, haccı siyasal bir tavır olarak okumayı çok seviyoruz. Öyle tarif etmek daha bir havalı oluyor ve bu manaları kavramayanlara da azıcık cahil muamelesi yapmıyor değiliz. Ya da daha pragmatik de olabiliyoruz. Her eda edilen ibadetten ve her uzaklaşılan haramdan alacağımız karşılıkların hesabını yapmaya başlıyoruz.

Her şeyden evvel Rabbimiz için ibadet ediyor olmalıyız. O ibadete layık olduğu için kulluk yapmalıyız, cennet için ya da cehennem korkusu yüzünden değil.

Güzel bir şeye “güzel” deyince yani o şeyin hakkını verdiğimizde, ona güzelliğinden dolayı derin bir muhabbet beslediğimizde elimize ne geçiyor? Bir gülü düşünün, komşunun bahçe duvarından sarkmış nazlı nazlı güneşleniyor. Ona olan sevgi dolu bakışımızı, belki o an, kesmek için ona doğru uzanan ele engel oluşumuzun altında nasıl bir çıkar olabilir?

Tarihte güçlü ve adil bir hükümdarı okuduğumuzda kalbimizin en güzel tahtına oturtmuyor muyuz?

Peki, Yüce Yaratanımız! O merhamet ve azameti, o bütün güzellikleri barındıran, her iyiliği ihata eden, bütün güçlülerden daha güçlü olan, bizi bu kadar seven, bizi bu nimetlerle donatan Rabbimize sadece ALLAH (C.C) olduğu için ibadet etmek gerekmiyor mu?

Ve ibadetteki asıl faktör olan niyet bu olunca ibadet artık bildiğimiz entelektüel kabuklardan sıyrılmaz mı? Namaz miraca çıkarmaz mı? Oruç meleklerle yoldaş kılmaz mı? Hac İbrahim'i halil yapmaz mı? Kurban İsmail'i misafir ettirmez mi? Zekât seni sultan kılmaz mı? Ya haramlar!

Her haramdan kaçtıkça göğe doğru uçmaz mısın?

Bir deneyelim, belki Yunusu anlarız…

“Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver sen anı, bana seni gerek seni”

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.