Mehmet ŞENLİK

Mehmet ŞENLİK

Kadir Gecesi ve İtikâf

Bu günden itibaren Ramazan’ın son on gününe girmiş bulunmaktayız. Zaten Ramazan’ın on beşinden itibaren teravihe başlarken: “Elveda ya şehri Ramazan” diyerek Merhabadan elvedaya adım atmış oluyoruz ve sona doğru yaklaşıyoruz. Ancak bu ara kimileri manevi iklimin peyderpey aramızdan ayrılıp gitmesinin firakı ve üzüntüsünü yaşarken, kalan günlerin daha bereketli geçmesinin ceht ve gayreti içindeyken, kimileri de bu günlerin bitimini iple çeker gibi sabırsızlıkla bundan sıyrılıp kurtulmanın, yakında nefsin isteklerine kavuşmanın sevinci ve heyecanı içindeler.

Bizle birer Müslüman olarak, eğer şu birinci şıktan bir yol izliyorsak sevinelim, şükredelim ve tam bir ihlâsı kazanmak için daha da gayretimizi kamçılayarak şevkle yolumuza devam edelim. Yok, eğer ikinci şıktan yana bir yol izliyorsak üzülerek kendimizi kınayalım. Hemen bir pişmanlık duyup niyetimizi halis kılalım. Önümüze açılan bu nimet sofrası kaldırılmadan ondan en güzel şekilde istifade etmeye çalışanlardan olalım. Bakınız şu hadisi şerif bu manayı ne güzel ifade ediyor:

“Eğer müminler, Ramazan’da elde edecekleri mükâfatın ne kadar büyük olduğunu bilselerdi, yılın tamamını Ramazan olmasını isterlerdi.” (Taberani)

Şu halde, Müminlerin,  Ramazan’ın sonlarına doğru daha da ibadete yönelmesi ve yoğunlaşması gerekir. Hatta imkânı olanların kadir gecesini aramak için son on gününü itikâfa girerlerse çok daha güzel olur. Zira itikâf başlı başına bir ibadet olduğu halde bu ayın içinde yapılması daha müstehaptır. Nitekim Efendimiz aleyhissalatu vesselam, böyle yapardı. Validemiz Hz. Aişe ve Ebu Hüreyre’den rivayet edilen bir hadisi şerifte şöyle buyrulmaktadır:

“Allah’ın Resulü sallallahu aleyhi vesellem, vefat edinceye kadar Ramazan’ının son on gününü hep itikâfla geçirirdi. Ancak vefat ettiği yıl bunu 20 güne çıkardı. Onun ezvac-ı tahiratı da ondan sonra böyle devam ederlerdi.” (Buhari, Ebu Davut)

Şunu da bilmemiz gerekir ki, fırsat henüz elden kaçmış değildir. Ramazanın son gününe kadar bu imkâna sahibiz. Dahası önümüzde bin aydan daha hayırlı mübarek kadir gecesi vardır ki, hayat kitabımız Kur’an’ı Mübin bu ayda indirilmiştir.

‘’Şüphesiz ki, biz onu (Kuran’ı), Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sana bildiren nedir? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır. O gece Rabbinin izniyle melekler ve ruh (Cebrail), her bir işi için (yeryüzüne) iner de inerler. O gece tan yeri ağarıncaya kadar esenlik doludur.” (Kadir suresi: 1-5)

İşte bu gece, ramazan ayı içinde gizlidir. Sahih rivayetlere göre –kesin olmamakla birlikte- bu gece ramazanın son on gününün tekli gecelerindedir. Yine Cumhurun görüşüne göre bu gece ramazanın yirmi yedinci gecesidir.  Her neyse, Ramazan’ın tümünde bu geceyi aramak gerekir. Zaten bunun Ramazan’ın içinde saklı bırakılmasının hikmeti de budur. O halde bütün Ramazan’da kadir gecesini aramak ve bütün bir Ramazan’ı ihya etmek gerekir. Son on günde daha yoğun bir şekilde ve imkânı olanların itikâfa girerek bu iklimden istifade etmek ve özellikle tekli gecelerini hiç kaçırmamaya dikkat etmek gerekir.

Evet, bu gece Kur’an gecesidir. Günahları için ağlayanların, tövbe edenlerin af ve mağfiret gecesidir. Bu gece yeryüzünün en hareketli olduğu, sabaha kadar meleklerle iç içe olunduğu, meleklerin müminlere şefkat ve merhamet kanatlarını gerdiği selam ve esenlik gecesidir. Bu gece, tövbe edip kötülüklerden dönmek isteyenlerin, kötü ihtiraslarına dur demenin, kendine yeni bir sayfa açıp hayatına çeki düzen vermenin ve kendine yeni bir yol haritasını çizmenin dönüş noktasıdır.

Sahabe-i Kiram ve Selef-i Salihin, Ramazan’ın son on gününde itikâfa girerek ibadete çekilirlerdi. Aslında her müminin böyle bir arınmaya, nefsi muhasebe yapmaya ihtiyacı vardır. Ramazan’da nefsini bir miktar yemeden içmeden ve şehevi arzulardan alıkoyduğu gibi bedenini de bir miktar hapsederek muaşeretten, ihtilattan alıkoymasına ve dünyevi meşgalelerden uzak tutmasına ihtiyaç vardır. Böylelikle hem ruhunun hem de bedeninin hakkını ödemiş olur. Bunun birçok faydaları vardır. Yeri olmadığı için detayına girmek istemiyoruz. Ama kısaca diyebiliriz ki, bunu yapanlar ancak gerçek zevkini, hazzını duyar ve faydalarını anlayabilirler.

Ne var ki, bu kadar büyük öneme ve değere sahip olan itikâf ibadeti, günümüzde nerdeyse unutulmuş gibidir. Aşırı dünya sevgisi ve boş meşgalesi bizi bundan alıkoymuş, bu ibadeti unutturup götürmüştür. Bundan daha kötüsü ve esef vericisi ise, dini temsil eden sözde kurumlar, bunu teşvik etmeleri şöyle dursun camileri kapatarak buna engel çıkarmalarıdır. Oysaki buna teşvik etmeleri ve bunun için zemin hazırlamaları gerekirdi. Bu onların asil görevlerinden birisidir.

Mademki camilerimiz onlara emanet, onlara teslim edilmiştir; müminlerin daha rahat ve daha emin bir şekilde oralarda ibadet imkânını sağlamak, oraları tertemiz tutmak ve açık bırakmak da onların görevidir. Bunun diyanet işleri başkanlığınca kendilerine verilen bir görevden ziyade, Allah’ın kendilerine verdiği kesin bir emri olduğunu bilmelidirler. Kur’an’a göre yeryüzündeki mabetleri yönetmenin, oralarda hizmet vermenin ahlak ve adabı şöyle açıklanmaktadır:

‘’İbrahim’e ve İsmail’e de: Evimi tavaf edenler, itikâfa girenler, rükû ve secde edenler için tertemiz tutun diye emretmiştik.” (Bakara: 125)

Yeryüzünde inşa edilen ilk mabet Kâbe’dir. Onun ilk görevlileri de İbrahim aleyhisselam ile oğlu İsmail aleyhisselamdır. Onlar bu evin ilk görevlileriydiler. Yani onlar bu evin sahipleri değil, hadimleri ve hizmetçileriydiler. Bu evin asıl sahibi Allah’tır. O, nasıl emir vermişse öyle hizmet verilecek ve o istikamette hareket edilecek.

Şu halde, yeryüzündeki tüm mescitler, bu evin yani Kâbe-i Muazzama’nın birer temsiliyet mekânları, ona müteveccih ve onun birer uydusu hükmündedirler. Dolayısıyla hiç kimse bu mescitler üzerinde sahiplik taslayarak tahakküm hakkına sahip değildir. Buralarda Müslümanların ibadetlerine bir sınırlandırma getiremez. Buralar, hiç kimsenin makam köşesi ve saltanat alanı değildir. Bilakis tüm müminler için eşit mesafede maneviyat alanları ve arınma merkezleridirler.

Sözün kısası, Müslümanların kutsal zamanları olduğu gibi kutsal mekânları da vardır. İşte Ramazan ayında itikâfa girmek, bu her iki değeri bir araya getirmekte, birleştirmekte, bir anda ve birlikte yaşama imkânını vermektedir. Bu güzel zaman ve mekânlardan en iyi şekilde istifade edenlerden olmanız dileğiyle.

Önceki ve Sonraki Yazılar