Kavram kargaşası ya da dilde laiklik

“Bir milleti bozmanın yolu, onların dilini bozmaktan geçer.” der, büyük İslam mütefekkiri Muhammed İkbal.

Bir asra yakındır toplumsal hayatla paralel olarak dilde de “sekülerizm”in, yani dili dinden uzaklaştırmanın mücadelesine tanık oluyoruz.

Dil, “Öztürkçe” kılıfı altında dini kavramlardan arındırılmaya çalışıldı uzun süre. Bir kesim bu beyhude çabayı ısrarla sürdürmeye çalışsa da bu çabanın akamete uğradığını söyleyebiliriz. Üstelik İstiklal Marşı’na “Ulusal Düttürü”, lokantaya “otlangaç”, kaleme “yazgaç”, otobüse de “çok oturgaçlı götürgeç” vs. deme komedisi de cabası…

Son otuz yıldır “Öztürkçeciler”e öykünen kimi nasyonal sosyalist Kürtlerin “Özkürtçe” ile bu anlayışı devam ettirmek istedikleri görülüyor. Hem de çok kötü ve hemen kendisini ele veren bir kopya ile…

Yukarıda bahse konu çabalar sürdürüledursun, çok daha sinsi ve tehlikeli bir durumla karşı karşıyayız. O da bazı deyim ve kavramların iğdiş edilmesi, içinin boşaltılması ya da tamamen tersyüz edilmesidir. Bunların en önemlisi “Akıllı Olmak” kavramıdır.

Bu kavramın halk arasındaki yaygın kullanımı şöyledir:

Güzel bir işe, güzel bir aşa ve dahi güzel bir eşe sahip olabilme adına bütün yetenek, imkân ve kabiliyetlerini bu alanlara hasretme, söz konusu olan uhrevi kazanımlar dahi olsa, bu tarz konforlara halel getirmemek için başını belaya sokmama vs.

Aynı kavramın Kuran’da da geçtiğini görüyoruz. Hem de düzenli ve belirli periyotlarla:

“Efela ta’qilun”(Hala akıllanmaz mısınız?) şeklinde Kelam-ı Kadim’de ifadesini bulan bu kavram, dünyanın konforuna, cazibesine ve geçiciliğine aldanmayıp uhrevi saadetleri elde etme adına her türlü bela, musibet ve sıkıntıyı göze alma gerekliliğini ortaya koyar.

Yani ”Veleneblüvennekum”(Muhakkak ve muhakkak sizleri belalara uğratacağız.) ayeti gereği derdimizi sevip sabretmemiz gerektiğini bilmek,  Allah’u Teâla’ya göre akıllılık iken; şu ahir zamanda bunun tam tersi tavırlar sergilemenin adı akıllılık olmuş maalesef.

Allah dostu âşık Yunus’un “Derman arardım derdime/Derdim bana derman imiş.” dizelerini de yukarıdaki ayetin tefsiri olarak görmek gerekir.

Görülüyor ki insanların “akıllı olun” demesiyle Allah’ın “akıllı olun” demesi arasında dağlar kadar fark var.

Peki, nasıl oluyor da bu ve benzeri kavramlar, akıl almaz bir şekilde şirazesinden çıkarılabiliyor ve tam tersi manaları esas alınarak çoğu insanın, özellikle de gençlerin zihinleri bulandırılabiliyor?

Cevabı çok seçenekli olması gereken bu sorunun ana sebebi şudur kanaatimce:

Zulüm ve baskı dönemlerinin fikir, sanat hayatı ve sosyal hayata yaptığı baskının bir sonucu olarak özellikle İslami çevrelerde “kamuflaj ifade eden bazı kavramlar”ın arkasına sığınılması…

Başlangıçta çok masum niyetlerle ortaya konan bu söylem ve eylemlerin mürur-u zamanla benimsenir hatta kanıksanır hale gelmesi, meselenin en tehlikeli boyutunu oluşturmaktadır.

Genç nesiller, üstadları ya da rol-model olarak aldıkları “idol”leri tarafından bu kavramların maslahata binaen veya muvakkaten kullanılan kelime ve kavramlar olduklarını tam olarak algılayamadıklarından, dünyanın cezbedici yönünün de ağır basmasıyla zihin dünyalarını bunlara göre şekillendirmişlerdir.

Hele hele ebedi hayatı tehdit eden bu sakat ve tehlikeli mülahazaya “müspet hareket” adının verilmiş olması ise bambaşka bir garabettir…

Bu meyanda canlı ve çarpıcı bir örnek olması ve tarihe geçmesi gereken şu ibretamiz, bir o kadar da acı hatırayı hatırlatmakta fayda görüyorum:

1990’lı yılların ortalarına doğru şu anki Cumhurbaşkanımızın eşi Hayrunnisa Gül, Ankara Üniversitesi Dil-Tarih Ve Coğrafya Fakültesine kayıt yaptırmak istemiş ancak başörtülü olduğu gerekçesiyle bu hakkı gasp edilmişti. Bu zulüm üzerine Hayrunnisa Hanım gözyaşlarına hakim olamamış, akıtmış olduğu o mazlumiyet gözyaşlarına bütün Türkiye şahit olmuş ve mütedeyyin insanların birçoğu, o gözyaşlarına ortak olmuştu.

Kanaat-i acizaneme göre, o mazlumiyet gözyaşlarının küçücük bir bedeli olarak “Cumhurbaşkanı eşi olma” lutf-u İlahisine mazhar olan hanımefendi, imtihan sırasını devralan küçük başörtülü hemcinslerine ve onların velilerine “cahil” demekle sadece küfran-ı nimet etmekle kalmamış; bir dönem kendisinin mağduriyeti için ağlamış olan bu camia mensuplarını, derin bir hayal kırıklığına da uğratmıştır.

Maslahatlar ya da “konjonktürel gerekçeler” nam-ı hesabına evrildiğimiz bu aşama karşısında, “Akıllarımıza sen mukayyed ol ya Rab..!” demekten başka çıkar bir yol bulamıyorum.

Başörtüsü meselesi de dahil olmak üzere “ed-din”in amir hükümlerini icra etmeyi “varlık gayesi” olarak telakki eden camialara, “Akıllı olun, yoksa başınız beladan kurtulmaz, yalnız kalırsınız!” hatta daha da ileri giderek, “ Böyle davranmakla provokatörlük yapmış olursunuz!” diyen akl-ı evveller, eminim, Hz. İbrahim’in dünyaya hükmeden Nemrut’a karşı tek başına kıyam etmesini de bu kapsamda değerlendiriyorlardır.

Kim bilir bunlar, belki de Şah-ı Kerbela İmam Hüseyin’in(ra) kendilerinden kat kat güçlü ve nicelik bakımından da çok daha üstün Yezid ordusu karşısındaki izzetli kıyamını da “akıllıca” bulmazlar…

Başta “akıllı olmak “ kavramı olmak üzere her biri ayrı bir makale konusu olmayı hak eden bütün bu içi boşaltılmış, tersyüz edilmiş kavram ve söylemler, mertçe, yiğitçe ve hasbi olarak “Müslümanım!” diyememenin bir sonucudur.

Bu da Din-i İslam-ı Mübin’in sulandırılması ya da “protestanlaştırılması”ndan başka bir anlam taşımamaktadır.

“Rabbena la tuziğ Qulubena…”

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.