"Made İn Türk" Aceleciliği

Siz buna Türk usulü acelecilik de diyebilirsiniz. Bu tavra kesin olarak bu ad verilmelidir, şeklinde bir ısrarım yok, ancak bunun hezimetle sonuçlanacağına dair kuvvetli bir öngörüde bulunabilirim.

     “Acul” olmaya meyyal bir fıtrata sahip insanoğlunun bireysel olarak ortaya koyduğu acelecilikler, sonuçları itibarı ile kendisini bağlar. Ancak kurumsal ya da devletsel acelecilikler, topyekûn bir halkı veya bir bölgeyi felakete sürükleyebilir.

     1.Dünya Savaşı’na Osmanlı’yı sokan birkaç maceraperestin aceleciliği, ne hedeflenen toprak kaybını önleyebildi ne de çizilen karizmayı düzeltebilmeyi… Sonuç tam bir felaket…

     Bu ağır ve acı tecrübeden midir bilinmez ama 2. Dünya Savaşı’na girme konusunda çok aceleci davranılmadı. Tabi Almanya ve Japonya’ya kâğıt üzerinde kalan göstermelik savaş ilanı komedisini saymazsak…

     91’deki Körfez Krizi’nde Özal’ın ifadesi ile, “Bir koyup üç alacaktık”, o yüzden bir an önce dost ve müttefik Amerika(!)’nın yanında hemen savaşa girmeliydik. Çünkü Saddam devrildikten sonra Musul ve Kerkük’e olan tarihi iştahımızı doyuma ulaştırma ihtimali baş gösterecek,  petrole el koyma ve bölgedeki Kürtlerin hamiliğine soyunma gibi- emperyal karakter de taşısa- tarihi bir vizyon ortaya koyabilecektik.

    Bu amaçlar doğrultusunda Meclis’ten tezkere çıkartan Özal, İncirlik’ten kalkan uçakların Irak’ı bombalamasına izin verdi. Çarpışmanın yaşandığı günlerde kimyasal bombalara maruz kalmama korkusu ile trajikomik yöntemler eşliğinde kendince tedbirler alan halkın yaşadığı travma, aslında tam bir “akıl tutulması” idi.

     Irak sınırındaki kentlerde yaşayan yüz binlerce insanın, savaş korkusu nedeniyle Türkiye’nin batısına göç etmesinin ötesinde dönemin idarecileri, küfür ordusuna kendi üslerimizi kullandırtarak, öz be öz din kardeşlerimizin katilleri ile suç ortağı olma gibi ağır bir cürmü de irtikâp etmişlerdir.

     Peki, dönemin idarecileri, uğruna ahretlerini hiçe saydıkları o çok önemli “Milli Çıkarları”nı koruyabildiler mi? Elbette hayır…

     Irak’a uygulanan ambargo nedeniyle en büyük zararı Türkiye çekti. Irak’la ticarete dayanan bölge ekonomisinin çökmesi, Yumurtalık petrol boru hattından akan ham petrolün bıçak gibi kesilmesi, Irak’ın dünya ile ticaretini büyük ölçüde Türkiye üzerinden gerçekleştirmesinden vazgeçip Ürdün’ü tercih etmesi, Türkiye ekonomisinin resmen dibe vurmasına neden oldu.

     Yani, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmanın ötesinde, hem dünya hem de ahrette rezil olmayı netice veren bir akıbet…

     Libya’da ilkin aceleci davranmayıp sabreden Türkiye, sonra anlaşılmaz bir şekilde NATO’nun savaş konseptine dâhil olup aceleci karakterine geri döndü. Sonuç, Libya’da iş yapan çok sayıdaki müteahhit şirket ve çalışanlarının berhava olan milyarlarca dolar tutarındaki alın terleri ve iç savaş…

     Bu tarihi tecrübeler ışığında, Suriye meselesini “Esed’den ya da İran’dan taraf olmak veya bu cepheye karşı olmak” basitliğine indirgemeden soğukkanlı bir şekilde ele almak gerekir. Meseleyi Esed’den yana olmak ya da Esed’e karşı olmak şeklinde mülahaza etmek, bölgeyi satranç oyununa çeviren küresel şeytani güçlerin sinsi ve şeytani hesaplarını fark etmemektir.

     Küresel güçlerin müdahil olduğu bir savaş, Esed’in lehine ya da aleyhine de sonuçlansa, bölgedeki etkileri bakımından Türkiye’yi de içine alan bir felaket yumağına dönüştürecektir. Şimdilerde, “Şam’a üç saatte gireriz” tarzı, seleflerinin tarihi acelecilikleri ile örtüşen hezeyanları dile getirenler, Suriye krizi baş gösterdiğinde “Esed, üç haftada gider” diyenlerdir. Bu ruh halini anlıyorum ama bu felaketin gerçekleşmemesi adına çaba sarf eden insanları ,“Zalim Esed taraftarı” ilan etme aceleciliğinde bulunan samimi dostları anlamakta zorlanıyorum.

     Bağdat’ta Abdülkadir-i Geylani hazretleri başta olmak üzere birçok kutsal mekânın, pis gâvur askerler tarafından bombalanmış olmasından feci şekilde rahatsız olanlar, Şam’da bulunan onlarca türbe ve kutsal mekânlara ve dahi masum sivillere- velev ki yanlışlıkla dahi olsa- Müslüman Türk ordusunun bombalaması ihtimaline ses çıkarmamayı hangi ictihad, hangi istidlal, hangi istinbat veya hangi fetva ile izah ediyorlar?

     Ak Parti iktidarının yanlışlarını tolere etme konusunda epey cömert davranan, dünün “Kahrolsun ABD ve İşbirlikçileri” slogancıları, şu an CHP iktidarda olsaydı, bu gereğinden fazla hoşgörülü tavırlarını devam ettirecekler miydi?

     “Biz İsa(as)’nın ümmeti değiliz ki bize tokat atana öbür yanağımızı çevirelim. Biz Muhammed(SAV) ümmetiyiz, kısasa kısas yaparız.”diye gerinen Hüseyin Çelik’e, “Bu kural sadece halkı Müslüman ülkeler için mi geçerlidir? Dokuz aziz insanınızı şehid eden Yahudiler için neden bu kuralı işletmediniz, işletmiyorsunuz?” hakikatini haykıracak İslamcı ağabeylerimiz nereye kayboldular böyle?

     Bunca gürültü ve patırtıdan sonra suyun kaldırma kuvvetini keşfetmişçesine, ”Bizim cumhurbaşkanı adayımız Faruk Şara’dır.”diyen stratejik derinlikli Dışişleri bakanımıza, “Bula bula Hafız Fesad’ın sağ kolu,  Baas bataklığının ürettiği sivrisineklerden biri olan bu katili mi buldun?” diyecek, “Zulmü sevemem, zalimi asla alkışlayamam…” dizeleri ile büyümüş ateşli hatiplerimiz…

     Ruşen Çakır, İslamcılardaki bu tavır değişikliğinin sebebini soruyor. Yardımcı olayım:

     “Bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz.”diyen dönemin kudretli Ankara Valisi CHP’li Nevzat Tandoğan’ın ortaya koyduğu bu tavrın mefhum-u muhalifini al ve şimdiye uyarla… Gerisi kendiliğinden gelir…

Önceki ve Sonraki Yazılar