Rahman'ın Arşı

Bir Hadisi Şerifte Nebiyi Ekrem (s.a.v) şöyle buyuruyor:

“İnsanın kalbi Rahmanın arşıdır.”

Yine Emir'ül Müminin Hz. Ali şöyle buyuruyor:

“Kulların temiz kalpleri her şeyden münezzeh olan Allah Teâlâ'nın nazar ettiği yerlerdir. Öyleyse her kim kalbini temizlerse Allah Teâlâ onun kalbine nazar eder.”

Eğer Allah'ın bütün yarattıklarının timsali arştaysa ve müminin kalbi de Allah'ın arşıysa öyleyse şöyle bir sonuca gidebiliriz: İnsan kalbi öylesine büyük bir sermayedir ki, pak ve temiz olursa, onda hakikat ve onun bütün cilve ve tezahürlerinin görülme ve müşahede edilme imkânı vardır.

Hz Ali (kv) bir hutbede şöyle buyuruyor:

“Doğrusu Allah Teâlâ zikri, kalpler için bir cila kılmıştır…”

İnsanın kalbi günahın tesiri ve Hazreti Hak Teâlâ'dan gafil kalmadan dolayı sis ve duman kaplayıp kararır. Kararmış ve paslanmış kalbin hakikatleri derk etmesi mümkün değildir. Onu cilalayıp üzerindeki kirlerden arındırmak ve keşf ve şuhûd kabiliyeti kazanmasını sağlamak gerekir. Tıpkı toz ve toprakla kaplanmış bir aynanın, hakikatlerin karşısına tutulduğunda hiçbir resmi yansıtmayacağı gibi, kirlenerek kararan bir kalbin de varlığın hakikatini algılaması ve onu göstermesi mümkün değildir. Öyleyse Hakkı zikrederek cilalanması ve temizlenmesi gerekmektedir.

Burada söz konusu olan zikirden maksat; tesbih, tahlil, tahmid, dua, münacaat, Allah'ın kitabının okunması vb. şeylerdir. Bu işlerde devamlılık, her ne kadar ilkin dille yapılıyor olsa da, zikirden fikre ve oradan kalbe ulaşır. Zikirde istikrar, kalbin arınmasına ve nurlanmasına vesile olur, kalbi günahın karanlığından ve masiyetin çirkinliğinden arındırır, her türlü kirlilikten temizlenmiş bir aynaya dönüştürür. Allah'tan başka her şeyden arınan kalp yalnızca Allah ile meşgul olan bir kalptir. Zaten böyle bir kalp Allah dışında başka bir şeyle meşgul olamaz. Kalplerin kararmasının kaynağı olan şeytani vesveseler ve nefsani arzular, Allah ile meşgul olmakla yok olurlar. Müminlerin Emiri hutbenin devamında;

“Kulakları ağırlaştığında o –cilalanmış kalbin- vesilesi ile duymaya başlar ve gözlerinin feri söndüğünde onunla görmeye başlar. Hedefinden saptığı ve serkeş olduğunda da onunla huşu içerisinde tekrar teslim olur.”

Kesinlikle bu işitme duyusu ve görme duyusu başımızdaki organların yetenekleri ile gerçekleşen duyular değildir. Zira kafada yer alan kulak ve gözlerin fonksiyonlarını kaybetmesinden sonra nefis tezkiyesi ve kalbin arındırılması ile zahiri olan görme ve işitme yetisini kazanması mümkün değildir. Fakat kalp, hiçbir zaman kulak ve gözle duyumsanamayan hakikatleri duyabilme ve görebilme yeteneğine sahiptir. Bundan dolayı hutbenin devamında şöyle buyruluyor:

“Dünyada oldukları halde, sanki dünyayı ahirete taşımışlar ve ötedeki şeyleri görmüşler, sanki orada uzun süre kalan berzah ehlinin gaybi hallerinden haberdar olmuşlar, adeta kıyamet vaatlerini onlara gerçekleştirmiş, böylece dünya ehlinin gözünün önüne gerilen perde aralanmıştır da on­lar, insanların göremediklerini görüp, işitemediklerini işitmişlerdir.”

Bu algılamalar aklın ve duyu organlarının işi değildir. O yüzden kalbini arındırmayan ve bu sermayeyi kaybeden kimselerin bu tür hakikatleri anlamaları mümkün değildir.

Eğer kalp gözü açılırsa başkasının görmede aciz olduğu bazı hakikatleri görebilir. Aynı şekilde kalp kulağı devreye girdiğinde yine başkalarının işitemediği şeyleri işitebilir, tıpkı insanda bulunan göz ve kulak organlarından mahrum olana karşı bu iki organa sahip olan kimselerin onların görmediklerini görmeleri gibi. Lakin kafada yer alan göz ve kulak sadece maddi âlemi görebilme ve duyabilmeye yarayan organlardır. Ama kalp gözü ve kalp kulağı melekûti şeylerin görülmesinde, berzah âleminin sırlarının keşfedilmesine ve daha yüce âlemlerin hakikatlerinin idrak edilmesine vesile olur.

Son olarak Sadi'den bir beyit ile bitirelim:

“Kalp gaybi gerçekleri göstermesi içindir

Lakin aynanın paslı olmaması gerekir.”

Önceki ve Sonraki Yazılar