Siz Ölün Biz Helvanızı Yeriz

Cezaevlerinde başlatılan açlık grevleri ile ilgili tartışmalar ve iddialar her geçen gün daha da şiddetli bir hal almakta.

Ortada birçok iddia dolaşıyor. Ama her iki kesimin de ortak noktası, şu an açlık grevinde olanların ölmesini istemeleri. Hem BDP/PKK kanadı hem de Başbakan, her iki kesim de bu konudaki politikalarını bu insanların ölümü üzerine kurgulamış durumdalar.

BDP’liler bu insanların üzerinden nasıl daha fazla oy toplarım ya da ortamı daha fazla nasıl gerip terörize ederim düşüncesindeler.  Bu düşünceyle açlık grevlerine destek mitingleri düzenleyerek adeta o insanlara, siz içeride ölün ben burada yasınızı tutarım, helvanızı kavurup afiyetle yerim, demekteler.

Aslında bu, genlerindeki feodalitenin yansımasından başka bir şey değildir. Hani ağalar bir suç işledikleri zaman onu kendi deyimleriyle bir marabaya yükleyip, koçum sen ağan için git yat, ben içerde sana dışarıda ise ailene bakarım, derlerdi ya, aynen öyle…

Hem kendileri açlık grevinde değiller hem de resmen içerdekilere siz ölün, sizin ananız ağlasın ben sizin vekiliniz olarak dışarıdan size destek veririm, diyorlar.

Kardeşim! Madem sen bu halkın vekiliysen ve bu halk için  şu anda açlık grevi lazımsa önce sen girsene açlık grevine. Ölmek lazımsa, önce sen ölsene halkın için…  Yok. Siz ölün, ben sizin için bağırır çağırırım. Kürdistan coğrafyasında Kürtlerin kepenklerini kapattırırım, Kürtlerin iş yerlerini, evlerini yine Kürtler adına yakar sonra da Neron gibi çıkar Diyarbakır surlarından Amedi dinlerim gözlerim kapalı…

Kaç milletvekili, kaç Belediye Başkanı, kaç milletvekili var içerdekiler gibi açlık grevinde? Tabi ki de sıfır.. Halk, BDP’li Vekilleri neden seçti acaba? Gidip D.Bakır’da Kürt halkını zalim Polislerle karşı karşıya getirmeleri için mi yoksa gidip mecliste Kürt Halkının acılarını, çektiklerini anlatmaları için mi?

BDP, bugüne kadar Devlet güçleri sayesinde büyüdü. Devlet Kürt Halkına zulmettikçe halk zulüm denizinde bunlara sarıldı çaresizce. Plan yine aynı… Cezaevindekiler ölecek ve BDP oy alacak.. Ağalar, Avukatlar Meclise gidecek Kürtler yine ölecek.

Yazık Kürt Halkına… Bir yandan Zalim devlet güçleri bir yandan da bu Feodalite kalıntıları..

Ben burada Başbakan gibi Kuzu kebap edebiyatı yapacak değilim.  Ama BDP mademki siyaset yapıyor, mademki Kürt halkının Meclisteki temsilcisi olarak görüyor kendini, o zaman çözümü oralarda aramalı.

BDP’lilerin, açlık grevinde olan İnsanlara gidip, siz bu açlık grevini bitirin, Taleplerinizi biz meclise taşıyacağız. Her platformda isteklerinizi almak için mücadele edeceğiz. Eğer olmazsa sizden önce bizler mecliste açlık grevi başlatacağız, istediklerimizi alıncaya kadar da eylemimizden vazgeçmeyeceğiz, demeleri gerekirdi.

Ama onlar ne yaptılar? 25 Milyonluk Kürt Halkının tüm geleceğini bir kişinin kişisel serbestliğine ipotek ettiler. Kürt halkının haklı talepleri BDP’lilerin elinde, yıllarca Kürtleri öldüren bir şahsın özgürlüğüne kurban edildi.

Oysa hem BDP için hem de gelinen bu aşamada PKK için o şahsın bir anlam ifade etmediğini herkes biliyor. Ama onun serbestliği konusu devlet için kırmızıçizgi olduğundan orayı zorlayarak ortamı daha fazla germek mümkün. BDP de tam olarak bunu yapıyor.

Gelelim Başbakan’a… Hani bir söz var ya, Fazla nefretten aşk doğar, diye. Tam da şu anda Başbakan’a cuk oturuyor bu söz. Başbakan yıllardan beridir CHP ve BDP’yi her konuşmasında eleştirip yerden yere vurup durdu. Ama gelinen aşamada onlardan bir olmayı başardı…

Tıpkı BDP’liler gibi Başbakan da o insanların ölümü üzerine planlamış tüm politikasını.

Açlık grevlerini yok sayarak, küçümseyerek tabiri caizse o insanları ölüm orucuna doğru tahrik ediyor. Kendisinin bakanı çıkıp 700’e yakın insanın açlık grevinde olduğunu söylemsine rağmen, Başbakan yaptığı açıklamalarda, o insanların keyiflerinin yerinde olduğunu belirtiyor.  Hatta neden ölüm orucuna girmediniz, dercesine onları suçluyor.

Hani insan; Tasvip etmese bile, ideolojisi farklı olsa bile yine de insanların hayatına değer verir. Ama nedense Başbakan hiç de öyle düşünmüyor. O da bekliyor ki, bu insanlar ölsünler ve BDP’lilere, onları siz açlık grevine zorladınız ve öldüler, desin. Hani Başbakanın son günlerde sıkça  kullandığı bir tabir var ya Nekrofoli, diye… Dikkat Sayın Başbakan! Bu etiket sana da göz kırpmakta…

Bu insanlar, ister kendi rızalarıyla olsun, isterse de baskıyla olsun, madem açlık grevindeler ve canlarını, hayatlarını ortaya koymuşlar o zaman, Başbakanın da diğer devlet yetkililerinin de bu olayı önemsemeleri lazım. Kim olursa olsun, her can, her hayat değerlidir. Düşmanı bile olsa Başbakan o hayatı korumakla mükelleftir. Onları daha fazla kışkırtmakla, yok saymakla değil…

Ortadaki manzarayı şöyle örnekleyebiliriz sanırım…

Hani bir insan İntihar etmek için yüksek bir yere çıkar ya; Durum aynen öyle şuan.  Açlık grevinde olanlar bu durumdalar. Bu intihar niyetlisinin çevresine de insanlar toplanır. Kimi ikna edip vazgeçirmek için uğraşır. Doğrusu da bu değil mi? Bir de buralarda iki zümre daha olur. Bunlardan biri At-la, At-la, diye tempo tutarak o insanın atlayıp ölmesini ister. İşte bu zümre BDP kesimidir.

Diğer bir grup ise ters motivasyon yolunu seçerek, çocuk gibi tempo tutarak bağırır, Atlayamaz ki, Atlayamaz ki korkak korkak atlayamaz ki…!  Başbakan da şu an aynen öyle davranıyor… Yok sayarak yok olmaya davet ediyor.

Açlık Grevinde olanlara gelince.  Açlık Grevi Cezaevlerindeki en etkili eylem türlerinden biridir. Çoğunlukla da netice verir.  Elbette onların kendilerince haklı gerekçeleri vardır. Ama gerçekten de kamuoyuna yansıdığı gibi sırf o malum şahsın serbestliği içinse yazık Kürt Gençlerine…  O sizi düşünmezken, o halinden memnunken sizlerin ölmesi yazık doğrusu…

Hasıl-ı Kelam… Hani askerde derler ya, Alavere Dalavere Kürt Memet nöbete, durum şu an öyle. Öyle de ölen halkın çocukları böyle de…

Gelinen aşamada her iki kesim de bu 700’e yakın insanın hayatı üzerine kumar oynamaktan, politika inşa etmekten vazgeçmesi ve ortak bir akılla bu insanların ölmemesi için çaba sarf etmesi lazım.

Her ne kadar Başbakan çıkıp Kürt Sorunu, bitmiştir dese de, yaşananlar gösteriyor ki, Kürt Sorunu bitmediği gibi her geçen gün daha da derinleşmektedir. Yıllardan beridir her yol denendi. Ama olmuyor.

Çünkü Adaletsiz adımlar ve yollar bir noktadan sonra Kırmızı Çizgiler denilen zulüm duvarına çarpıyor.

Kürdün de Türkün de sığınağı İslam’ın adaletidir. Hiçbir beşeri yol kurtuluş yolu değildir. 40 yıldır kan akıyor.

Adaletli bir kardeşlik anlayışı, bu sorunun çözümüdür.   Dikkat edin Kardeşlik derken Adaletli Kardeşlik dedim.  Hiçbir ağabeyliğin, hiçbir hâkimiyetin ve ayrımın olmadığı bir kardeşlikten bahsediyorum.  Evet, yıllardan beri Türk- Kürt kardeştir diye sloganlar atılır. Ama sonunda da çaktırmadan Türkler büyük kardeştir anlayışı getirilir.  İşte akrabalığı akrepliğe çeviren de budur. Bizi kurtaracak, akan kanı durduracak tek çözüm İslam’ın adaletidir.

Hiç kimse daha fazla demokrasi, daha fazla hak bu sorunu çözer demesin. Çünkü devlet hak verirken gıdım gıdım ve bir lütuf olarak veriyor. Bu da ben hakkı verdim ama hâkimiyeti vermedim istediğim zaman fazlasıyla geri alırım anlamına gelmektedir.

Hep bu sorunun çözümü için Akil Adamlardan bahsedilir. Evet, bu olabilir. Ama bu şahıslar kimler olacak. Ömründe sadece birkaç kez bölgeye gitmiş komünist yazarlar mı? Yoksa her iki halk için de anlam ifade eden İslam âlimleri mi?

Akan kanı durduracak tek güç İslam’ın adaletidir. İslam Âlimlerinden oluşan akil adamlar, bu sorunu İslami Adalet kapsamında incelemeli ve çözüm önerilerini açıkça ortaya koymalıdır.  Gerek Kürt Seydalar gerekse de Türk Hocalar, devletten ya da diğer kesimden herhangi bir davet ve görevlendirme beklemeden bir araya gelebilmeli ve insiyatif alarak adaletli bir şekilde çözüm üretebilmelidir.

Evet, idareciler bozulmuş bir durumda. Ama İster Türk olsun isterse de Kürt olsun Âlimlerimizin halen halis muhlis olduğuna inanmaktayım.

Haydi Seydalar, Haydi Hocalar zaman zikir zamanı değil…

Akan kanın durması ve adaletli bir kardeşlik eşliğinde İslam Sancağı altında Ümmet bilinciyle var olmak umuduyla…

SELAM VE DUA İLE

(HÜRSEDA HABER)

Önceki ve Sonraki Yazılar