Şubat ve Şehid

Şubat ayının şehidlerle özdeşleşmiş olduğu, “Şubat ayı Şehidler ayı” sözüyle daima dile getirilir. Yılın hiçbir ayı ve hatta günü dahi şehidsiz değildir elbette. Ancak Şubat ayında nice alim, önder ve rehberin şehid olması, bu ayın şehidler ayı olarak zikredilmesini beraberinde getirmiştir. Şehidler ümmet için kandildir, nurdur. Onlar Kur’an’ın ifadesiyle diridir. Her ne kadar fizyolojik anlamda fonksiyonlarını kaybetmiş bir bedene sahip olsalar da, onların toplumlar üzerindeki etkisi devam etmektedir ve zulüm saraylarının korkulu rüyası olmayı da sürdürmektedirler. Zaten diri olmak etkin olmak, insanlığın ıslahında etkili olmak değil midir? Kur’an, yüreği imandan, Allah’tan mahrum olan gafilleri ise ölü olarak ifade eder. Oysa onlar kan pompalayan bir kalbe sahiptirler. Ama bu kalp diri olmalarına yetmiyor ve manen ölüdürler. Yani etkisizdirler, hiç hükmündedirler.

            İşte şehid, hayatta aktif olduğu gibi ölümünde de aktif olmakta ve toplumları etkilemeye devam etmektedir. Hele de bu şehidler alim ve önderler olunca, etkinliği çok daha fazla olmaktadır. Bu ayda birçok şehid zikredilebilir ancak biz Türkiye’nin iki şehid alim ve önderinden kısaca bahsetmek istiyoruz. Bunlar; İskilipli Atıf Hoca ve Şeyh Esat Erbilli’dir.

            Çorum ili İskilip kazasından olan Atıf Hoca, cumhuriyet dönemi öncesinde kaleme aldığı Tesettür-ü Şer`i ve Men-i Müskirat isimli eserlerinin yanı sıra, 1924 yılında yayınlanan üçüncü kitabı "Frenk Mukallitliği ve Şapka" halkın büyük teveccühünü kazanmıştır. Çünkü bu halk islam mayası ile yoğrulmuş iman ehli bir halktı. Ama bu eserler dönemin yönetimi rahatsız eder. Batıya endeksli bir zihniyet, batılılaşma adıyla islam’ı toplumun hayatından söküp atma mücadelesi içinde iken, Atıf Hoca’nın tesettürün müslüman kadının onur ve şerefi olduğunu zikretmesi elbette ki kabul edilecek değildi. Zira batılılaşmanın ilk adımı kadını çıplaklaştırmadır ve toplumun ifsadının ilk adımı budur. Öte yandan müskiratın men’i, yani sarhoş edici tüm içeceklerin dinen yasaklandığını, bunun toplumu çöküşe götüren ve hem ferdi hem de sosyal anlamda helak edici olduğunu ifade etmesi yine kabul edilmeyecekti. Keza içki medeniyetin(!) bir sembolü haline getirilmiş, gençliğin fikri altyapısının tahrip edilmek, düşünce gücünün yok edilmek ve sürü haline getirilmek istendiğini unutmamak gerekir. Fikir ve zihin dünyası diri ve etkin bir gençliğin hakk ve hakikate yönelecekleri konusunda büyük bir endişe söz konusudur. İşte Atıf hoca çıplaklık ve içkiyle mücadele ederek akıl emniyetini sağlama çabası içerisinde olduğundan gadre maruz kalıyordu. Nitekim dönemin batı hayranı sözde entelektüelleri de yaranma adına Atıf hocaya saldırıyorlar ve bu dini içtihadları ile alay ediyorlardı.    

            Atıf Hoca, kendisini şehadete götürecek olan "Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı kitabında da, batı taklitçiliğini, anlayış ve hayat tarzını zemmetmekte ve bu taklidin zamanla müslüman toplumun islami hayat anlayışını yok edeceğini vurgulamaktadır. Ama asla islam medeniyetinden aldığı miras ile batının sahip olduğu bilimsel gelişmelere karşı olmamıştır. Üstad’ın da ifade ettiği gibi Avrupa’nın iki yüz vardır ve işte Atıf hocanın da karşı durduğu yüz, rezil ve çirkef hayat anlayışıdır. Ancak 1925 yılında çıkarılan Şapka kanunu kapsamında, kanun öncesinde yazılan bu kitabına binaen tutuklanır ve yargılanır. Karar aşamasına gelmiş olan mahkeme için savunma yazmakla uğraşan Atıf hoca, rüyasında Resulullah (a.s)’ın kendisine şöyle seslendiğini görür; “Ey Atıf, bize kavuşmak istemiyor musun? Neden savunmanı karalayıp duruyorsun”. Bu rüya üzerine savunma ile uğraşmaz ve verilen idam kararı ile Şubat 1926’da şehadete ulaşır. Bedel olarak hayatını ödediği mühim mesele asla unutulmamalıdır. İslam dışı toplumların hayat anlayışlarını ve kültürlerini taklit etmek bizleri özümüzden koparacak, başka toplumların kölesi haline getirecektir. İşte Atıf hoca bunun mücadelesini verdi, ta ki şehadete kadar…

            Şeyh Esat da isminde zikredildiği gibi dönemin Musul şehrinin Erbil kasabasındandır. Dedesi ve babası Mevlana Halid-i Bağdadi’nin tarikatına mensup şeyhlerdir. Kendisi de  Halidi şeyhi Taha El-Hariri’ye intisab etmiştir. Şeyhinin vefatı sonrasında İstanbul’a yerleşir. İlim ve tasavvuf ehli olarak burada çalışmalarını etkin bir şekilde sürdürür. 23 Aralık 1930 tarihinde bugünün karanlık olaylarının ilklerinden sayılabilecek korkunç bir senaryo tertip edilir ve Menemen olayı cereyan eder. Dönemin CHP’si olan Cumhuriyet Halk Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın karşısında Ege bölgesinde büyük bir hezimet yaşar ve bunun intikam senaryosu sahneye konulur. En uygun yer olarak yine hezimetin yaşandığı İzmir’in Menemen ilçesi tercih edilir. Birkaç esrarkeşin rol aldığı ve “şeriat isteriz” diye naralar attırıldığı sahnede, bir masumun özellikle vahşice öldürülmesine göz yumulmuştu. Bu kişi bir öğretmen olup, astsubay olarak uzun dönem askerliğini Menemen’de yapmakta olan Kubilay’dır. Bu olay, yakın tarihimizin karanlık olaylarıyla çok büyük bir benzerlik gösteriyor.

Ve bu olay sonrası başlayan büyük bir imha hareketi sonucunda, düzmece olayla bağlantılı iddiasıyla toplumun ıslahında rol oynayan nice alim ve önderler tutuklanmaya başlar, bu kapsamda Şeyh Esat Erbilli de oğlu Mehmet Ali efendi ile birlikte yakalanırlar. Kendisi yaşlı ve hasta olduğu için idam edilemez ama birçok alim gibi oğlu da idam edilir. İdam edilemeyen şeyhin 1931 şubatında zindanda zehirlenerek şehid edildiği ifade edilir. Böylece toplumların dirilişini ve imanla kalkınmalarını sağlayan nice alim, bir senaryo sonucunda darağaçlarında sallandırılırlar. Alimlerin ölümü alemlerin de ölümünü beraberinde getirmekte ve maalesef öndersiz kalan toplumlar başıboş yığınlara dönüşmektedir. İşte senaryoda hedeflenen amaç da buydu.

Yeri gelmişken askerlik hatıramı da nakletmek istiyorum. Keza, askerliğimi Menemen’de ve Kubilay adına kurulmuş olan kışlada gerçekleştirdim. Ziraat Mühendisi olarak kısa dönem askerliğimi yapmak üzere gittiğimiz ilk günlerde bir iş bölümü yapıldı ve herkes mesleği ile ilgili alanlara dağıtıldılar. Haliyle beni de Kubilay anıtının etrafında bulunan 2-3 dekarlık çim alanına görevlendirdiler. Ancak daha göreve başlayamadan, islami kimliğimiz sebebiyle bu görev iptal edildi ve daha uygun olacak ki, bir avukatı çim alanına görevlendirdiler. Tabi yaşanan paranoya hali insanı hayretler içinde bırakıyor. Kubilay adına yapılan bir heykelin etrafındaki çim alanında görev yapacak kişinin düşüncesi dahi, paranoyak hallerinin depreşmesine neden oluyor. Kamusal alanda tesettürün yasaklanması gibi, çim kamusal alanına da islami düşünce sahibi kimsenin görev yapmasına izin verilmiyor. Bu hal, yıllardır kendi halkına yabancılaşan ve dini duygularla bu toprakların işgallerden ve esaretten kurtarılabildiğini anlayamayan bir zihniyetin paranoyasının halidir. Kurtuluş ve varolma mücadelesi, müslüman halkın imanla gerçekleştirdikleri bir mücadele idi. Ama maalesef halkı dini duygu ve düşüncelerle ayakta tutan, işgale karşı direnişe çağıran ve toplumsal huzur ve selamet için çabalayan alim ve önderler bir bir idam edildi. Müslüman halka reva görülen zulüm ve katliamlar, sırf batıyı memnun etme, çağdaşlaşma ve medenileşme iddialarıyla gerçekleşiyordu. Oysa batı, orta çağın karanlıkları içerisinde iken, islam medeniyeti 3 kıtaya yayılmış ve Avrupa bundan nasiplenerek Aydınlanmayı ve Rönesans’ı gerçekleştirebilmişti.

Bu sebeple zikrettiğimiz alimlerimiz başta olmak üzere bütün dava ehli olan şahsiyetler, müslüman halkımızın islami köklerinden kopmaması, esaret ve zillete düşmemeleri, islamın izzetiyle izzetlenmeleri ve salim bir toplumun inşa edilmesi için bedel ödemiş, can vermişlerdir. Müslüman halka düşen, bu alim şahsiyetlerin ve şehidlerin yolundan ayrılmamak, minnetle yadedip takip etmektir.

Rabbim Şubat ayının şehidleri özelinde, tüm şehidlerin şehadetlerini kabul etsin ve onların şefaatlerinden bizleri mahrum etmesin. (Amin)

 

Önceki ve Sonraki Yazılar