Mehmet İkbal ATAK

Mehmet İkbal ATAK

"Yakmayalım da Besleyelim mi?"

16 Eylül 2011 günü Van’dan İstanbul’a mahkum taşıyan cezaevi aracı, Kayseri/Pınarbaşı mevkiinde alev aldı, beş mahkum yanarak can verdi…

Bu hafta içerisinde ise Şanlıurfa cezaevinde çıkan yangında on üç mahkum yine yanarak feci şekilde can verdi. Ardarda yaşanan iki yangında yaralanan onlarca kişi de cabası…

Keza Antep, Adana, Osmaniye ve Karaman cezaevlerindeki yangınlar ve yaralanan onlarca kişinin durumu da ortada.

Evvela şunu belirtelim ki, yangın bir çırpıda oluşup insan yutan bir olgu değildir. ‘Güvenlik’ adına abartıya kaçacak ne varsa cezaevlerinde ve mahkûm nakillerinde başvurulan en seçici tedbirlerden iken;

Nakil aracı yanıyor, asker-gardiyana hiçbir şey olmuyor, ama beş mahkûm cayır cayır yanmaktan kurtulamıyorsa;

Urfa’da olduğu gibi koğuşlarda baş gösteren yangın saatlerce sürmesine karşın on üç kişi diri diri yanarken onlarca kişi de yaralanıyorsa…

Bu durumun tek bir izahı kalmaktadır;

“Yakmayalım da besleyelim mi?!”

Öyle ya, alev alan ring aracının kapısı açılıp mahkûmlar dışarı çıkarılırsa;

Yanan koğuşun kapısı açılıp mahkûmlar koridor ya da bahçeye alınırlarsa;

Yanmaktan kurtulurlar. Ancak, “Ya kaçarlarsa!..” endişesi, kaçacaklarına ‘yansınlar daha iyidir’ anlayışının öncelikli bir tercih olduğunun iflah olmaz gerekçesi oluvermektedir.

Aslına bakılırsa bu zihniyet, kolluk safhasından soruşturma safhasına, oradan da yargılama safhasına kadar çarpıklığını ele veren şüpheliye bakış açısının kadim geleneği olarak ortaya çıkmaktadır. İnsanlara karşı kolluktan başlayıp cezaevi ile biten soruşturma-yargılama-infaz sürecinde takınılan “Kötüdür, her tür cezaya müstehaktır” anlayışının varacağı nokta, dün için nasıl ki “Asmayalım da besleyelim mi?” idiyse; bugün için vardığı nokta da “Yakmayalım da besleyelim mi?” anlayışı olmuştur.

Darbeler gibi kritik dönemlerde yaşanan ibretlik yargılama veya infaz örnekleri bugün için hem siyaset hem de medya eliyle bolca verilmekte ve bu yolla “Yeni Türkiye”nin kat ettiği gelişmeye işaret edilmektedir.

Mesela, 12 Eylül döneminde yargılanan Ülkücülerin, “Namık Kemal Zeybek bize Ahmet Yesevi’yi anlatırdı” ifadesine karşın MHP davası Başsavcısı Nurettin Soyer’in yüzyıllar öncesinde yaşamış Ahmet Yesevi hakkında tutuklama talebinde bulunması…

Mesela aynı dönemde idama mahkum edilen Erdal Eren’in, on altı yaşında olması nedeniyle temyizden dönen karara karşın cuntanın marifetiyle yaşının büyütülerek idamının gerçekleştirilmesi ve yapılan eleştirilere karşın Kenan Evren’in “Asmayalım da besleyelim mi?!” sözü ile eleştirilere karşı çıkması…

Bunlar gibi nice örnekler, “Yeni Türkiye”nin adalet anlayışına ‘istinat duvarı’ niyetine kullanılmaktadır.

Elbette bugünkü Türkiye ile 1970’li, 80’li yılların Türkiye’si aynı değildir. Kaldı ki 2012 yılını yarıladığımız bu günlerde hangi ülkenin şartları 1970’li yıllardakiyle aynı kalmış ki, bugünün uygulamaları başa kakmak niyetine kullanılma yoluna gidilsin?  

Kimse kusura bakmasın ama geçmiş dönemin darbe-müdahale hukukunu getirip bugünkü normalleşme döneminin uygulamalarıyla kıyaslamak, sadece ipte cambaz oynatmaktır. Neden geçmiş dönemin normal süreçlere denk düşen hukuk anlayışını bugünkü normalleşme süreciyle karşılaştıran kimseye rastlanmamaktadır? Aslolan, geçmiş dönemin normal sürecindeki cari uygulamalarını bugünkü normal koşullarla karşılaştırmak değil midir? Ama yok! Oysa bugünkü işleyiş ve hukuk sistemine egemen olan anlayış, geçmiş dönemin darbe-müdahale hukukuyla karşılaştırılmakta, buna rağmen kimisi “gelişmeye” işaret ederken, aslında baskıcı paralel bir anlayışın baskın geldiği örnekleri de kendini ele vermektedir ki, bu durum, gelişen koşullara karşın zihniyet gerilemesinin boyutlarını ortaya koymaktadır.

Kolluk gücünün komplo kurmayı bir stratejiye dönüştürdüğü;

Savcısının Nurettin Soyer’e rahmet okuttuğu;

Hâkiminin şüpheliye bakarken “gökte ararken yerde bulduk” anlayışına saplandığı;

Cezaevi kapısında iken gardiyanının, vatan haini bellediği;

Cezaevi idaresinin koşulları zorlaştırmayı vatana hizmetle eş tuttuğu bir sorgu-cezaevi-infaz üçgeninde mahkûmlardan evliya devşirmeyi beklemek, ancak “Yeni Türkiye”nin liberal soslu neo-muhafazakar anlayışıyla açıklamak mümkündür.

Düşünebiliyor musunuz, Filistinlileri Türkiye’dekine benzer niyet okuyucu mülahazalarla içeriye tıkan İsrail gibi bir ülke bile açlık grevinden feragat etme karşılığında tahliyelere kapı aralarken, başvurdukları açlık eylemlerini, mahkûmların hayatına mal olacak türden şiddet yöntemleriyle çözmeyi amaç edinen bir zihniyet yapısı, Türkiye’de adalet-infaz sistemini esir almış durumdadır.

Cezaevlerinde metrekareye birden fazla insan düşecek şekilde içeriyi tıka basa dolduran cendere sistemi, eski sol geleneğe mahsus genel ya da kısmi af uygulamalarını, tali de olsa bir seçenek olarak bile görmemektedir. Var olan cezaevleri yapısı da, devletin hakimiyet nişanesi olarak D,F,M,L,T, gibi uygulamalarla daraltılma yoluna gidilmekte, bunun sonucu olarak da Urfa’da olduğu gibi 270 kişi kapasiteli cezaevine, bin küsur kişi tıkılma yoluna gidilmektedir. İçerde mahkum sindirme işlemleri rutin işler arasında yer alırken, dışarıdan gelen ziyaretçilere reva görülen gayri insani muameleler de yine oluşan “düşman” algısının dışa vurumu olarak belirmektedir. Yine Urfa’da olduğu gibi bin küsur kişinin tutulduğu cezaevinde yaklaşık 800 kişinin hükümlü değil tutuklu statüsüyle yer alması, ancak darbe hukukunun cari olduğu dönemlerde rastlanabilecek bir manzara iken, demokratik normların hazzını yaşayan “Yeni Türkiye”de bu tür manzaraların ıskalanması, mahkumları sadece isyan seçeneğiyle baş başa bırakmaktadır.

Hal böyle olunca, şu anda içerde olması gereken cezaevi müdürünün Urfa cehenneminden Samsun’un serin kıyılarına gönderilmesi, 13 kişinin katili olarak tüm cürümlerin bir vantilatöre yıkılmasını daha da anlamlı hale getirmektedir.

Kaderin cilvesine bakın ki, bu yazımı noktalarken, gazeteye ziyarete gelen bir okurumuz, yan masadaki arkadaşımızla konuşurken kısa süre önce tahliye olduğu Metris cezaevinden bahsediyor ve bu, ister istemez dikkatimi de çekiyor. Kulak misafiri olduğum ziyaretçimiz, Metris’te dövülerek öldürülen Engin Çeber için şu dikkat çekici cümleleri kullanıyor:

“Vallah komünistti, solcuydu falan ama Allah ondan razı olsun. Onun ölümüyle Metris’te adeta bir devrim yaşandı. Şartlarımız o kadar iyileşti ki, hepimiz hep ona dua ediyorduk.”

Meğer şartların iyileşmesi, mahkumların da insan olduklarını hatırlaması, birilerinin cezaevlerinin soğuk hücrelerine gömülmesiyle mümkün oluveriyormuş. Trajik bir gerçek olsa da maalesef cezaevlerindeki durum böyledir.

Doğruhaber Gazetesi

 

Önceki ve Sonraki Yazılar