Yusuf ARİFOĞLU

Yusuf ARİFOĞLU

Yönetim fabrika ayarlarını yapana aittir

Gündemin doğal sürecine değil de politik manevra, tercih veya iktidarın ya da muhalefetin aleyhine olabilecek bir konunun unutturulması adına neredeyse günü birlik değişti(rildi)ği Türkiye'de hayat memat meselelerin konuşulması, masaya yatırılması hiçbir zaman sağlıklı olmamıştır. Bu konuda düşünmek, konuşmak, eylemsellik içine girmek çoğunlukla büyük bir suç olarak ihdas edilmiş:

Takrir-i Sukun, İstiklal Mahkemeleri, Darbe anayasaları, DGM'ler, Özel statülü mahkemeler, Ağır ceza mahkemeleriyle ‘devlete, onun laik ideolojisine ve kutsallaştırılan yapısına dokunmak' ateşten gömlek giymek gibi olmuştur. Nice insan, bu bağlamda darağacına çekilmiş, yargısız infazlara kurban gitmiş, işkencelerde sakat kalmış, işinden/gücünden/yurdundan olmuş; çocukları bile ihtiyarlatan mahkeme, zindan süreçleri yaşanmış/yaşanıyor.

On küsur yıldır iktidarda olan AK Parti niyet ve icraatlar açısından diğer hükümetlere oranla iyi bir yerdedir. Genel anlamda bir on, yirmi, otuz… Yıl öncenin şiddet sarmalı, baskıcı yönü ciddi anlamda tolere edilmiş olsa da uygulama bazında değişimlerin çürük ve köhnemiş temeller üzerine inşa edilmesi ‘adil olamama, zamana/zemine göre dost, düşman belirleme, mağduriyeti kendi eksenli görme/diğer mağduriyet ve insan hakları ihlallerini görmeme' gibi sıkıntıları kronikleştirmiştir.

Cumhuriyet tarihi yönüyle 90 yılı, Batılılaşma arzusu yönüyle 150 yılı aşkın yönetimle ilgili ‘eksiklik, hak ihlalleri, asimilasyon, yasal tazyikler, anayasa yetersizliği' gibi konuların mevcut hükümet eliyle eleştirilmesi, tartışılması için gündeme gelmesi ve yer yer değiştirilmesi ile ilgili teklifler ve adımlar ülkenin yarınları adına iyi bir durumdur. Kralın çıplak olduğunun söylenmesi kadar giyinik, iffetli bir toplumdan çıplak kralı kovmak ve onun idaresi esnasında çıplaklığının/yozluğunun ortaya çıkardığı tahribatı, yıkımı, ahlaki aşınmışlığı gidermek de o oranda önemli ve gereklidir.

Son günlerde TBMM Başkan'ının ‘yeni anayasada laiklik olmamalı' sözüyle gündeme yeni bir tartışma hızla ve etkili girdi; çünkü tabulaştırılmış kavram ve şahısların olduğu ülkemizde tabulara bırakın dokunmayı, laf söylemek dahi başa gelecek birçok şey için yeter de artar bile.

Yetkin bir ağızdan laikliğin yetersizliği, kokuşmuşluğu, toplumun kimyasına uymadığı dile getirilmiştir. Özellikle İslam'ı bir yönetim ve idare şekli gören Müslümanların bu konuyu çok sağlam masaya yatırması; halka, aydınlara, muhaliflere ve hatta hazımsız düşmana bile ‘İslam'ın yönetebileceği ve yönetmesinin huzur ve yarınlar adına gerekli olduğuna' inandırması gerekir.

Daha çok dinle devlet işlerinin ayrılığını esas alan siyasî-hukukî bir ilke olarak tanımlanan laiklik Batı uygarlığının kendine has fikrî ve siyasî gelişimi çerçevesinde ortaya çıkmıştır.

Ortaçağ Avrupası'ndaki kilisenin ve din adamlarının baskıcı, menfaatçi, ayrıştırıcı tutumlarını düşündüğümüzde orada Laiklik, ulusalcılık… gibi isteklerin tavan yapmasını ve bir yönetim şekli olarak kabul edilmesini kendi şartları, zihniyeti ve zamanı içinde anlamlandırabiliriz.

Aynı ideolojik kavram veya yaklaşımları ‘hem dünyaya hem ahirete bakan ve iki dünyanın da mutluluk reçetesini inşa, ihya, iman, ikna, koruma, gözetme, dayanışma, paylaşma… gibi doğru, adil ve hak temellere oturtan; ümmet, birlik ve kardeşlik esaslı toplumu hakimiyetinin esaslarından sayan' İslam ve Müslümanlar açısından düşündüğümüzde ve masaya yatırdığımızda din ve devlet ilişkisini ayıran, koparan, birini diğerinden ayıran ve aslında devletin/iktidarın güdümündeki bir din isteyen laiklik prensibinin felsefî temellerinin doğru bir şekilde anlaşılmasının gerekliliği ortaya çıkar.

Yaratan bir iradenin yaratılan bir iradeye, bütüncül bir bilginin cüzi bir bilgiye, sınırsız bir kuvvetin aciz bir güce, mutlak bir adaletin nisbi ve taraflı bir adalet anlayışına bırakılması gerektiğini söylemek ne kadar doğrudur? Bunu kaç aklı başında olan iddia edebilir?

Laikliği de doğru bulmak, kabul etmek, rengine göre laiklik tanımları yapmak, laikliği ihraca kalkmak da bu kadar doğrudur.

Selman-ı Faris'inin dediği gibi “Allah Resulü, bize her şeyi öğretti; hatta nasıl def-i hacet yapacağımızı…” ihtiyacından arzusuna, maddesinden manasına, evinden sokağına, kadınından erkeğine, arzından semasına, suyundan dağına, doğumundan ölümüne kadar insanın tüm fabrika ayarlarının orijinal sahibi olanın elbette buyrukları ve hükümleri yönetimin kendisi ve esası olur.

Önceki ve Sonraki Yazılar