Bayramı hak etmek

Bayramı hak etmenin Şer’î bir ölçüsü var mı yok mu onu bilemiyorum, ancak liseli yıllarda iken bir grup arkadaşla birlikte kendimizce buna dair bir kriter belirlemiştik.

Ramazan’ı mutlaka oruçlu geçirmemiz gerektiğini saymıyorum bile. Bunun dışında teravih namazlarını her akşam farklı bir camide kılarak önemli bir hizmet ifa ettiğimizi ve akabinde de bayramı hak ettiğimizi düşünürdük.

Bu münasebetle iftardan hemen sonra, bu gaye ve ideale gönül vermiş arkadaşlarla belirlediğimiz yerlerde buluşarak sıraya koyduğumuz camilerden birine teravih için giderdik. İlçemiz o zamanlar çok büyük olmasa da vasıtalarımız olmadığı için uzak sayılabilecek camilere zamanında yetişme adına “tabana kuvvet” deyip yola çıkardık.

Zamanında yetişme meselesi çok önemliydi, zira sıralamadaki bir camiyi kaçırmamız, bayramı hak etmediğimiz gibi bir facia ile sonuçlanabilirdi.

Çocuksu denilebilecek bu idealimizi gerçekleştirmemiz bize müthiş bir rahatlık hissi verir, hakikaten de bayramı hak etmiş olmanın verdiği bir iç huzuru ile geçirirdik.

Bu geleneği devam ettiren var mı yok mu bilemiyorum ama bildiğim benim artık öyle bir idealimin olmadığı ve bayramı hak etmenin ölçü ve kriterlerinin bende çok değiştiğidir.

Evet, bayramı kutluyoruz, eş-dost, komşu-akraba ziyaretlerinde bulunuyoruz ama sadece “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için zindanlara atılan muvahhid(e)lerin, bayram sabahı doruğa çıkan mustaz’afiyetleri, hele hele bu insanların anne-baba, eş ve çocuklarının bayram görüşü için cezaevi kapılarındaki mahzun ve melûl bekleyişleri hatırıma geldikçe yüreğim burkuluyor.
Zinanın, fuhşun serbest; batakhanelerin, kumarhanelerin, faizhanelerin, meyhanelerin açık; ayyaşların, sarhoşların, tecavüzcülerin, cemiyet düşmanı sapıkların özgür olduğu bir zaman diliminde, sırf Allah’ın rızasını gözeterek çocuklarını ilköğretim okullarına başörtülü gönderdikleri için tahkir ve tehdit edilen, birer terörist muamelesine tabi tutularak gözaltına alınan, sorgulanan ve hapis cezası verilen mesture hanımefendileri ve mütedeyyin beyefendileri düşündükçe yüreğim yanıyor, kahırlanıyorum.

Elindeki silahıyla, asker ve polisle çatışmaya girmiş dağdaki militanları siyasete çekmek için(doğrusu budur) kırk takla atmanın vakay-ı adiyeden sayıldığı bir hengâmda, bırakın silahı, barutun kokusunu dahi bilmeyen ve aktif siyaset yapan ya da yasal STK’lar aracılığı ile insani ve İslami faaliyet yürüterek cemiyetin maddi ve manevi kalkınmasına katkı sağlayan erdem, fazilet, gayret ve hamiyet sahibi aziz ve azizelerin, Bediüzzaman hazretleri gibi vahşi birer canavar muamelesine tabi tutularak on yıllarca hapis cezalarına çarptırılması aklıma geldikçe keyfim kaçıyor, öfkeleniyorum.

Allah’ın dinini ikame etmek için sergiledikleri cesaret ve gösterdikleri kararlılık, sabır ve sebatlarını hayranlıkla izlediğimiz Adeviyye meydanı kahramanlarının bazen iftarı, bazen sahuru, bazen de salâtı ve kıyamı şehadetle karşıladıklarını görünce ağzımın tadı bozuluyor, hıçkırıklar boğazıma düğümleniyor, yutkunamıyorum.

Irak’ta her gün bombaların patladığı, her ay en az bin kişinin hayatını kaybettiği; Suriye’de iç savaş ve mezhep fitnesinin İslam Âlemi’ni bölüp parçaladığı, yüz binin üzerinde insanın yaşamını yitirdiği, milyonlarca mültecinin açlık ve sefaletle boğuştuğu üstelik bu mazlumların, insanlık düşmanı aşağılıkların pençesine düştüğüne şahit oldukça görmezden gelemiyor, durgunlaşıyor ve çaresizlik içinde dua için ellerimi göğe kaldırıyorum.

Dağları yerlerinden oynatacak hile ve tuzaklarla Mescid-i Aksa ve Kuds-ü Şerif davamızı bile neredeyse bizlere unutturacak proje ve fitnelerle bize karşı galip duruma gelen ortak düşmanlarımıza saklamamız gereken öfke ve kinimizi, silah ve mühimmatımızı Müslümanlar olarak birbirimize karşı pervasızca kullandığımızı gördükçe inkisar-ı hayale uğruyor, korkuyor ve ürküyorum.

Afganistan, Pakistan, Hindistan, Doğu Türkistan, Bahreyn, Yemen… Kan gölüne dön(üştürül)müş İslam coğrafyasının hal-i pür melalini görüp de rahat olamayacağımı anlıyorum.

Kürdistan… Ümmetin yetimi Kürt halkı… Reel politiklere, ihtiraslara, devlet veya örgüt çıkarlarına kurban edilen mazlum coğrafya… Kurtarıcılarının(!) dahi kanlarını akıtmakta bir beis görmediği sahipsiz ve değerli bir kavim…
Avrupa kâfir zalimleri ve Asya Münafıkları’nın desiseleriyle kendi öz kavmine düşman gösterilmeye çalışılan sahipsiz ve değerli bir camia…

Kendi düşmanlarını kurtarıcı, hakiki kurtarıcılarını düşman görmeye meylet(tiril)miş zavallılar... Üzülmemek elde değil.
Aslında bu manzara karşısında bayramlaşma çok anlamsızlaşıyor, ancak Allah’ın rahmetinden ümit kesilmemesi, Allah’ı ve ahireti önceleyen Rabbani’lerin benzer musibetlere duçar olduğunun-olacağının mukadder olması gibi hususlar bir nebze olsun beni rahatlatıyor.

Bundan cesaret alarak başta hicret ve uzlet (zindan) olmak üzere, ağır imtihanlara muhatap olan bütün ehl-i Hakk’ın ve âlem-i İslam’ın bayramlarını tebrik ediyor, hususen muhaceret ve uzlet ehlinden, bayramları hak etmek için mütevazı gayretler sarf eden kardeşlerini de müstecap dualarına katmalarını istirham ediyorum.


Selam ve dua ile...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.