Aşk ve akıl

İnsanın anlama kabiliyeti şu şekillerde olabilir; bazı hakikatleri duyu organlarıyla anlayabilir. Bazı hakikatleri batıni hisleriyle anlayabilir. Bazı hakikatleri soyutlama, kıyas ve delillerle elde edebilir. Aynı şekilde bazı hakikatleri de basiret gücüyle anlayabilir. İrfani hakikatlerin akıldan daha üstün olması bu hakikatler hiçbir suretle akıl potasında değerlendirilmez manasına gelmiyor. Tam tersine bu hakikatlerin bir şekilde insanın akletme özelliği ile değerlendirilmesi gerekmektedir.

Güzergâhı, hedefi ve bunun nasıl takip edileceğini bilmenin iki yolu vardır ya rivayetle olur ya da akıl ile.

Şuna çok iyi dikkat etmek gerekir ki akıldan istifade etmek sadece yolu tanımak içindir. Onu takip etmek için değil. İrfanda insanı hedefine ulaştıran kalptir. Akıl, kalbe yolculuğunun maksadını bilsin diye bu konuda yardım eder. Aynı şekilde nakil –rivayet- de bu rolü ifa edebilir.

Akıl dedi ki Sen'in sıfatın aşka benziyor, sonra feryat etti:

“Sen sıfatlarınla tanımlanmaktan münezzehsin”

İrfan ve felsefenin bir problemi olan şu soru sorulabilir: acaba akıl ve aşk arasında gerçek bir çelişki var mıdır? Ariflerin ve hekimlerin kitaplarına dikkatlice bakıldığında şu ortaya çıkıyor:

Seçkin arifler ve deneyimli hekimler akıl ve kalp arasındaki çelişkiyi anmazlar. Aksine her ikisinin işlevsel olma ölçüsü ve aralarındaki paralel ilişki olduğu gerçeği daha çok ilgileri çekmektedir.

Hislerle akıl arasında bir tezat olmadığı gibi hislerle elde edilen bilgiler kendi sınırları çerçevesinde kabul edilebilir. Ama kâfi değildir. Akıl ile elde edilen çıkarımlarla desteklenerek daha da yüksek bir değer ve kabul edilirlik elde edebilir. Akli çıkarımlar ve kalbi çıkarımlar arasında da buna benzer muhtelif merhaleler söz konusudur.

Kur'an ayetleri ve rivayetler de bu konuya işaret ediyor. Birçok ayette akletmeyi ve tefekkürü beyan etmiş ve bu işin akilane bir iş olduğunu ve övgüye layık olduğunu zikretmiştir.  Ama rüyeti, kalbin –fuad- işi olarak görmüştür. İlm'ül yakînin yanında rüyet kelimesini zikrederek ayn'el yekini de mümkün olarak görmüştür.

Bu ayetler akıl yoluyla elde edilen çıkarımların ret edilmeyeceğini gösteriyor. Ama aklın anlama kapasitesi derinleşme ve konunun anlaşılması sınırına kadar çıkabilir. Ama rüyet ve içsel müşahedeler kalp ile mümkündür. Bu iki çıkarım, bilginin iki farklı yüzeyinde birbirine paralel ilerleyen iki durumdur. Şunu çok iyi anlamamız gerekir ki aklın sahih sınırları içerisinde tefekkürün doğru kuralları ile ilerlemediğimiz müddetçe kalbin sahih şuhûdlara ermesi de mümkün değildir.

Birçok arif bu konuya değinmiştir.

“Biz de Musa'ya, “Asanı atıver” dedik, o da atıverdi de birdenbire onların uydurduklarını yutmaya başladı.” Araf Suresi:177

Arifler bu asayı delil asası olarak tevil etmişlerdir. Basiret merhalesine ermeyenlerin buna ihtiyaçları vardır. Aşk ve basiret merhalesine ermeyene kadar bizim istidlal gücüne ihtiyacımız var demektir. Eğer bu merhalede istidlal gücünden istifade etmesek körü körüne taklit etmeyle kaşı karşıyayız demektir ve bu da kabul edilir bir durum değildir.

Mevlana'nın üstadı Seyit Burhanettin Tırmizi diyor ki: “Mukallit yoldan saparsa doğrulamaz. Akılcı olan düşerse istidlal asasına sarılır ve tekrar kalkar. Elbette o asasının dişleri keskin olması lazım. Bu nedenle istidlal asasının dişleri her zaman keskin tutulmalı ve ta ki basirete ulaşana kadar elden düşürülmemelidir. O vakit geldiğinde kendisi zaten elden düşer.”

Önceki ve Sonraki Yazılar